WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

***Wep Arısı Arı Bir Sitedir. Wep Arısı Gerçek Düşünçeyi Yansıtan Sitedir***


Orhan Gazi

Paylaş
avatar
ZonGiSi

Mesaj Sayısı : 173
Points : 32025
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 11/12/12
Yaş : 39

Orhan Gazi

Mesaj tarafından ZonGiSi Bir C.tesi 01 Haz. 2013, 14:06

Orhan Gazi



Osman
Bey'in, yigit ve bahadir oglu Orhan Gazi, Osmanli tahtina geçip
oturdugu zaman, ne yaptigini ve ne yapmasi gerektigini iyi bilen bir
kimse idi. Gazi, Sucau'd-dünya ve'd-din, Ihtiyaru'd-din ve Seyfu'd-din
gibi ünvanlara sahip olan Orhan, babasinin suurlu politikasini devrine
ve yerine göre hem kiliç, hem de ideoloji sahasinda devam ettirmek
kararinda idi.

Dedesi Ertugrul Gazi'nin vefat ettigi 680 (1281-1282) senesinde dünyaya
gelen Orhan Bey'i, 1324 yilindan itibaren hükümdar kabul etmek
mümkündür. Tahta cülûsu esnasinda bir sehzadesi dünyaya gelen Orhan
Bey'in bu ogluna, kutlu ve mübarek olmasi için "Murad" adi verilir.

Tahti, kardesine teklif edip ondan feragat edebilecegini söyleyecek
kadar özverili bir kimse olan Orhan'in bu teklifi, Alaeddin Ali
tarafindan geri çevrilir. Zira Alaeddin Ali, tahtin kendisine daha layik
oldugunu, bu sebeple onun bey, kendisinin de ona yardimci olarak
kalmasini istemisti.

Çevresindeki ulema, gazi ve silah arkadaslari tarafindan oy birligi ile
reislige getirilen Orhan, Sükrullah'in ifadesine göre güzel yüzlü,
begenilir özlü ve herkese karsi eli açik cömert birisi idi. "Savas
gününde de sanki Sâm veya Nerimandi. Okundan kaza, kilicindan ölüm ders
alirdi. Mü'mine rahmet, kâfire zahmetti." Gerek siyaset, gerekse savasta
tükenmeyen bir enerji ve ustaliga sahip bir hükümdardi. Gerçekten,
babasi gibi güçlü ve büyük bir hükümdar oldugunu isbatlayan Orhan, tahta
çikar çikmaz topraklarini genisletmek ve tebeasinin varligini çogaltmak
için fetihlere basladi. Aslinda, onun askerî yeteneklerinin üstünlügünü
gören babasi, daha ölümünden önce onun kendi yerine geçmesini
istemisti. Bununla beraber o, yine de tahti kardesine teklif etmekten
çekinmemisti.

Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda zeka, cesaret, güvenirlilik ve
taktikleri uygulama bakimindan fevkalade bir sahsiyet olan Orhan Bey'in
özellikleri (hilye, fizikî yapi) hakkinda su bilgiler verilmektedir:
Bursa kalesinin fatihi Ebu'l-guzat Sultan Orhan, uzunboylu, ak benizli,
ela gözlü, koç burunlu, genis gögüslü, iri yapili, heybetli ve vakur bir
padisah idi. Ancak yumusak huylu olup kimseyi incitmez, kimsenin
hatirini kirmazdi. Güler yüzlü, tatli sözlü idi. Bünyesi kuvvetli, sakal
ve biyigi sik olup parlakti. Sag kulaginin altinda bir ben vardi ki, bu
bir güzellik alâmeti olarak kabul ediliyordu.

Babasinin kendisine 16.000 km2 olarak biraktigi yeni beyligin basina
geçtigi zaman, beyliginin yayilip gelisecegi çevrede irili ufakli bir
çok devlet vardi. Gerçekten bu dönemde Anadolu'da Karaman, Germiyan,
Saruhan, Aydin, Karasi, Mentese, Çandarogullari gibi Türk beyliklerinden
baska Amasra'da Cenevizliler, Trabzon'da Komnenoslar, Marmara ve Ege'de
Bizanslilar, Ak Deniz adalarinda Cenevizliler ile Venedikliler
bulunuyordu.

Tarihî olay ve bunlardan bahs eden kaynaklarin belirttigine göre bu yeni
devletin siyasî anlayis ve hareketinde, Müslüman Türk beyliklerinden
önce, Türk ve Müslüman olmayan unsurlarin tasfiye edilme isteginin
agirlik kazandigi anlasilmaktadir.

1324 Subat'indan baslayip 1362 Mart'ina kadar devam eden Orhan Bey'in
idaresi, 38 yil sürmüstür. Tarihin bu zaman dilimi, fetih ve idarî
müesseselerin kurulup yerlestirilmesi ile geçer. Devletin, Ilhanlilarin
etkisinden çikarak tamamen bagimsiz hale gelmesi de yine bu hükümdar
döneminde olmustur. dinamik, faal ve cesur bir kuvvetin basinda,
mahirâne bir strateji takib ederek çevresindekilerle münasebetlerini
devam ettirip gelistiren Orhan Gazi, ileride de görülecegi gibi bu
iliskilerinde hasimlarina karsi bile âdil davranan, onlarin
kisiliklerini rencide etmeyen ve kisilik haklarina riayet eden bir
davranis içinde olmustur.


ORHAN GAZI DONEMI FETIHLERI

Babasinin, kendisine biraktigi vatan topragini dinamik ve faal kadrosu
ile kisa zamanda birkaç katina çikaran Orhan Bey, fetih hareketlerine
daha babasi hayatta iken baslamisti. 1320 yilindan itibaren faal siyasî
hayattan çekildigi anlasilan Osman Bey'in yerini, oglu Orhan'in aldigi
görülmektedir.


BURSA'NIN FETHI

Osmanli Devleti'nin ilk baskentlerinden biri olmasi hasebiyle Bursa,
devletin, idarî, siyasî, dinî, ilmî, kültürel, sosyal ve ekonomik
hayatinda önemli derecede rol oynayan bir merkezdi. Çok daha sonralari
gelecek olan Keçecizâde Fuad Pasa'nin "Bursa Osmanlinin dibacesidir"
sözü, Bursa'nin Osmanli tarihinde oynadigi role isaret etmektedir.


Kurulusu, milattan önceki yillara dayanan Bursa, daha sonra Romalilarin
eline geçer. Roma'nin Dogu ve Bati olmak üzere ikiye bölünmesinden sonra
çevresi ile birlikte Dogu Roma Imparatorlugunun (Bizansin) idaresinde
kalmistir.

Osmanli Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in siyasi faaliyetlerinden
bahsedilirken isaret edildigi gibi Osman Bey, Bursa'yi kusatma altina
almis fakat fethine muvaffak olamamisti. Bununla beraber Bursa'ya
Bizans'tan gelecek yardima mani olmak için, sehrin yakinlarina iki kale
yaptirmis, bunlardan birine Ak Timur'u, digerine de Balabancik'i muhafiz
olarak tayin etmisti. Böylece Osman Bey, Bursa'ya disardan gelebilecek
yardim yollarini denetim altina almis oluyordu. Bu sebeple 1315 yilindan
iti. baren Bursa, Osmanlilar tarafindan çevresinde insa edilen kaleler
vasitasiyle bir mânâda muhasara altina alinmis oluyordu.

Orhan Bey, 1326 yilinda büyük bir kuvvetle Bursa üzerine yürür.

Âsikpasazâde ve Nesrî gibi kaynaklar, Osman Gazi'nin, Bursa'nin fethinden önce oglu Orhan'a:

"Ogul, sen önce Adranps (Orhaneli)'a git ki, o kâfirin babasi Dinboz
gazasinda benim Bay Koca'min düsmesine sebep oldu." diyerek onu Gazi
Mihal (Köse Mihal), Turgut Alp, Seyh Mahmud ve Edebali'nin kardesi oglu
Ahi Hasan'la gönderdi. Orhan Bey, bu tecrübeli komutanlarla görüserek
Bursa'nin güneyinde ve bir bakima Bursa'nin anahtari durumunda olan
Adranos kalesini alip yiktirir. Orhan Bey'in gelisinden önce kaleyi
bosaltip Elete dagina çikmis olan halk ve kale beyi, Orhan'a itaatini
bildirirler. Bunun üzerine tekrar yerlerine iade edilen halka karsi
Orhan Bey, insaf ölçülerini asmayacak derecede merhamet ve hosgörülü bir
sekilde davranir.

Bundan sonra Bursa önlerine gelen Orhan Gazi, Pinarbasi mevkiinde
karargahini kurup kaleyi kusatir. Bizans'tan beklenen yardimin
gelmeyecegini anlayan ve kaleyi kurtarmaktan da ümidini kesen kale beyi,
Gazi Mihal Bey vasitasiyle ve bazi sartlarla Bursa'yi teslim edecegini
bildirdiginden 2 Cemayizelevvel 727 (6 nisan 1326) tarihinde Bursa
Osmanlilara teslim edilir. Kale muhafizi olan Evrenos da Müslüman olarak
Osmanlilarin hizmetine girer. Orhan Bey, burayi aldiktan sonra
babasinin na'sini buraya getirterek sonradan Gümüslü Künbed diye meshur
olan yere defn ettirir.

Gerek strateji, gerekse psikolojik bakimdan Osmanlilar için büyük bir
mânâ ve ehemmiyet ifade eden Bursa'nin fethini küçük bir hadise olarak
göstermeye çalisan Gibbons, bunu özellikle Istanbul'daki iç çekismelere
ve halkin maddî sikinti içinde bulunmasina baglar. Bu arada Bursa'nin
fethinden sonra Evrenos Bey'in müslüman oldugunu, birçok kimsenin de ona
uyarak yeni fatihlerin (Osmanlilarin) dinini kabul ettigini de
belirtir. Böylece kurulus dönemindeki Osmanli Beyligi'nin gücünü ve
çevrelerindeki insanlar üzerinde meydana getirdikleri olumlu havaya da
isaret eder.

Bursa'nin fethinden sonra, Orhan Gazi için ele geçirilmesi gereken hedef
artik Iznik olmustur. Marmara havzasinda bir sanayi sehri olan Iznik, o
dönemlerde Bursa'dan daha mühim bir sehir olma özelligine sahipti.
Burasi Bizans'in, Anadolu'daki en büyük sehirlerinden biri olmakla
kalmiyor, ayni zamanda hiristiyanlik için dinî bir merkez olma
hüviyetini de tasiyordu. Nitekim miladî takvimin 325. senesinde Büyük
Kostantin tarafindan günümüz hiristiyanliginin akidelerinin tesbitinde
rol oynayan en mühim konsil burada toplanmisti. 1074 yilindan Birinci
Haçli Seferi (1097) ne kadar Anadolu Selçuklu Devleti'ne baskentlik eden
Iznik, belirtilen tarihten itibaren Bizanslilarin elinde idi. Hatta
1204 yilindan 1261 yilina kadar da Bizans Imparatorlugu'nun merkezi
olmustu. Bundan baska Iznik, Kocaeli yarimadasi bakimindan stratejik
önemi haiz olan önemli bir sehirdir.

Bursa'nin zaptindan sonra Osmanli Beyligi'nin merkezi buraya nakl
edilmistir. Yeni hükümdar burayi yeni binalarla süslemisti. Insa edilen
dinî ve sosyal eserlerle sehir, Müslüman Türk sehri olma hüviyetini
kazanip yeni bir çehreye büründü. Orhan Bey, daha isin basinda eski
kiliseleri mescid ve medreselere çevirdi. Bursa'da fakir ve yoksullari
doyurmak için imâret yaptirip onlara vakiflar tahsis eyledi. Buradaki
bilgin ve hafizlara da maas bagladi.


PELEKANON MUHAREBESI VE IZNIK'IN FETHI

Gerek Osmanli, gerekse Yakin Sark tarihi bakimindan mühim bir hadise
olan Pelekanon muharebesi, VI. Mirmiroglu'nun isaret ettigi gibi Osmanli
tarihçileri tarafindan üzerinde fazla durulmayan veya kendisinden
yeterince bahsedilmeyen bir muharebedir. O, bu konuda söyle demektedir:

"Osman Bey, Vatheos (Koyun Hisari) civarinda 27 Temmuz 1302 tarihinde
Bizans askerlerini maglub ederek emâretini (beyligini) etrafa tanitmis
oldugu gibi, oglu Orhan Bey dahi Bizans askerlerini maglub ederek
Pelekanon muharebesini kazanmis ve bu sayede Britinya'nin en güzel
yerlerini ve en büyük sehirlerini zapta muvaffak olmustur. Bu sebepten
nasi Pelekanon muharebesi Yakin Sark (Yakin Dogu) tarihi için mühim bir
merhale teskil etmektedir.

"Istanbul'un fethinden 124 yil evvel vaki olan bu muharebede Osmanli
askerleri, Bizans askerlerini payitahtlarinin yakinlarinda* maglub ve
perisan, imparatorlarini yaralayip kaçmaya mecbur ettiklerinden dolayi,
Osmanlilar Anadolu'daki Türkmen beylikleri arasinda mümtaz bir mevki
almis olduklari halde maalesef Osmanli tarihçileri bu muharebe için ya
bir sey yazmiyorlar veya pek az malumat veriyorlar."

Daha önce de temas edildigi gibi Orhan Bey, Bursa'nin fethinden sonra
bütün dikkatlerini Iznik üzerinde toplamisti. Iznik'in Osmanlilar
tarafindan ele geçmesi, Bizans'in Marmara havzasindaki en kuvvetli
dayanaklarindan birisini kayb etmesi demekti. Gerçekten de Türklerin,
Kocaeli yarimadasindaki kaleleri alarak yavas yavas Bogaza dogru
ilerlemeleri, Bizans Imparatorlugunu telasa düsürüyordu. Hem zapt edilen
kaleleri geri almak, hem de uzun zamandan beri muhasara altinda bulunan
Iznik'i kurtarmak için bizans Imparatoru III. Andronikos (1328-1341)
gizlice hazirliklara baslar.

Andronikos, planini uygulamaya, Karasi emiri ve Bulgarlarla bir baris
antlasmasi yaparak baslar. Ayni maksatla Kizikos (Kapidagi Yarimadasi)'a
geçer. Süphe uyandirmamak için de Artaki (Erdek)'te bulunan Hz.
Meryem'in mukaddes Ikonunu (tasvirini) ziyareti bir vesile olarak
gösteriyordu. Bütün bunlar, Orhan Bey'i hazirliksiz olarak yakalamak
içindi. Erdek'ten Biga'ya gelen Imparator, burada Karasi Beyi Demir Han
ile bir saldirmazlik antlasmasi imzalar. Daha önce de benzer bir
muahedeyi Bulgar krali III. Mihal ile yapmisti. Bu sekilde siyasî bir
basari kazanmis görünen Imparator, Osmanlilara karsi sefere hazirlandi.
Bu sebeple 1329 senesinin Mayis ayinda mümkün oldugu kadar sür'atle
Trakya'dan iki bin civarinda asker getirtip Istanbul ve çevresinde
bulunan mevcut askerlere katar. Bu askerlerle Anadolu yakasinda bulunan
Üsküdar'a geçer. Bunu haber alan Orhan Bey, Iznik muhasarasinda bir
miktar asker birakarak sekiz bin kisilik ordusunun basinda Pelekanon**
denen mevkide Imparatorun komutasindaki Bizans ordusu ile meydan
muharebesine girisir. Böylece, Osmanli tarihinin ilk mühim meydan savasi
baslamis oldu. Gün boyu deva eden muharebe, aksama kadar sürmüstü. Gece
muharebeye devamin tehlikeli oldugunu gören Imparator, ordugahina
döner. Bu sirada vaziyeti fark eden Orhan Bey, firsati kaçirmayarak
siddetli bir taarruza geçer. Bu ani taarruz, Bizans ordusunda büyük bir
panik havasinin yasanmasina sebep olur. Yaralanan Imparator, deniz yolu
ile zorlukla Istanbul'a ulasir. Bu muharebede Orhan'in kardesi Pazarlu
Bey de komutan olarak bulunmustu.

Orhan Bey, Pelekanon zaferinden sonra tekrar Iznik üzerine döner. Artik
Bizans'tan herhangi bir yardim imkâninin olamayacagini anlayan Iznik Rum
Beyi, bazi sartlarla teslim olur. Bursa'nin zaptindan sonra halka
gösterilen yumusaklik ve müsamaha ile teslim sartlarina riayet edilmis
olmasi, Iznik'in tesliminde de gösterildi. Sehir ve kaleyi teslim alan
Orhan Bey, halktan, isteyenlerin esyasi ile birlikte gitmesine müsaade
etti. Hatta bu müsamahakârlik ve müsamahada o kadar ileri gitti ki,
Iznik halkindan isteyenlerin kendi tebeasi olma ve sadece cizye vermek
sartiyle kendi örf, âdet ve geleneklerini muhafaza edebileceklerini ilân
etti. Bunun üzerine halkin büyük bir kismi Iznik'te kalmaya karar
verdi. Fakat Rum Beyi, deniz yolu ile Istanbul'a gitti. Iznik, Orhan
Bey'e kapilarini açtiktan sonra çevresindeki bazi yerler de alinmisi.
Iznik, bölge itibariyle harb sahasina yakin olmasindan dolayi geçici bir
müddet için beylik merkezi haline getirildi.

Iznik kusatmasi esnasinda kalede bulunan Rum muhafizlari ile halktan
gerek muharebede, gerekse açlik, hastalik, vs. gibi sebepler yüzünden
ölen erkeklerin dul kalmis olan kadinlari, Iznik'te bulunan Orhan Bey'e
basvurarak kendilerine bakacak kimselerinin bulunmadigini söylemislerdi.
Bunun üzerine Orhan Bey, askerlerden arzu edenlerin bu kadinlari
nikahla alabileceklerini ve bunlarla evlenenlerin Iznik muhafazasinda
birakilacaklarini açikladi. Böylece, kimsesiz kalan kadinlarin
evlenmesini saglayarak bu sosyal problemi de ortadan kaldirmisti.

Iznik'in 1330 yilinda feth edilmesi, Avrupa'da büyük bir hadise olarak
yankilandi. Bu fetih, Bizans için de büyük bir ümitsizlik sebebi oldu.
Hele buradaki Ayasofya Kilisesinin camie çevrildigi haberi, büsbütün bir
teessüre sebep olmustu.

Biraz sonra temas edilecegi gibi Orhan Gazi, Iznik'i feth ettikten sonra
orada pek çok eser meydana getirdi. Halka karsi büyük bir sefkat ve
merhamet örnegi gösteren Orhan Bey, halktan isteyenlerin bütün esyasi
ile birlikte sehri terk edebilecegini söylemisti. Fakat halk, Orhan
Gazi'nin idare ve adaletine meftun olmustu. Bu yüzden çok az kimse sehri
terk etti. Hammer bu olayi su ifadelerle nakl eder:

"Iznik muhafizlarinin pek azi bu serbestiden istifade ederek tekfurla
birlikte gittiler. Idarecilerin haksizligindan dolayi me'yus olmus ve
Hiristiyan imparatordan ziyade Orhan'in müsamahasindan ümitvar olmus
olan digerleri, sehir halki ile birlikte galibi (Orhan Gazi'yi)
karsilamaya çiktilar. Padisah, Yenisehir kapisindan sehrin güneyine
girdi. Orhan'in buradaki davranisi, yüce gönüllü ve zafer haklarini
akilli bir siyaset ugruna gözden çikarmasini bilen bir hükümdarin
hareketi oldu. Böylece hesaplari da bekledigi sonucu verdi".

Göründügü kadari ile Orhan Bey'in hareket ve bu harekete yön veren
anlayisi, onun böyle bir siyaset uygulamasina sebep olmustu. Nitekim,
Orhan Gazi'nin, kocalari ölen veya kimsesiz kalan dul kadinlari
gazilerle ser'î nikah üzere evlendirmesi bu anlayisin bir sonucudur.
Osmanli tarihleri de devrin anlayis ve dili ile bu hadiseyi asagidaki
ifadelerle nakl ederler:

"Sonra güzel yüzlü kadinlar geldiler. Orhan: "Bu kadinlar nedir?" diye sorunca kendisine:

"Sultanim, bunlarin erlerinin kimisi açliktan, kimisi de savasta
kirilmistir. Yüksek evlerde de bos kalmislardir." dediler. Bunun üzerine
Orhan, gazilere bunlari ser'î nikahla almalarini buyurdu. Gaziler,
bunun üzerine bu kadinlarla evlendiler. Hazir ev, hazir avrat buldular,
geçip saray gibi evlerde oturuverdiler.

Görüldügü gibi kadinlarin ser'î nikahla alinmasi, onlara normal bir
vatandas muamelesinin yapilmasi demekti. Böylece Orhan, onlari esir veya
cariye durumuna düsürmekten kurtarmis oluyordu. Halbuki galib olan
Orhan ve Osmanli idaresi, onlara karsi istedigi sekilde muamele yapmakta
serbest idi. Bu sekildeki bir hareketine de mani olabilecek bir güç
mevcut degildi. Hammer ise Orhan Gazi'nin tamamen insanî olan ve hatta
yirmi birinci asra girmek üzere oldugumuz su günümüzde bile
uygulanamayan bu insanî muameleye kendi açisindan farkli bir sekilde
bakmaktadir. Ona göre Orhan, Iznik'in kendiliginden teslim olmasindan
dolayi bol ganimetlerden yoksun kalan silah arkadaslarina mükâfati
unutmamistir. Söz gelimi, uzun bir kusatmanin, alisilmis sayilabilecek
veba ve kitligin tesiri ile baba ve anneden, kocalarindan yoksun kalan
ve yari yikik saraylarinda oturan Rum kadin ve kizlarini onlara
bölüstürdü. Böylece, ordusunun subaylarina bu yapilarin mirasçilari ile
evlenmelerine izin vermekle bu ihtisamli konutlarin yeniden
senlenmelerine yol açilmis oldu.

Kaynaklarin verdigi bilgilerden anlasildigi kadari ile Orhan Gazi,
Iznik'i feth ettikten sonra derhal sehre bir Müslüman Türk hüviyeti
kazandirmak için faaliyetlere girisir. Bu sebeple büyük bir kiliseyi
Cuma mescidi haline getirir. Orhan, umuma ait binalari kitâbe ve güzel
sözlerle bezeyip süsleyen, böylece Dogu'nun eski bir gelenegine uyan ilk
Osmanli padisahidir. Onun, sultanlik günlerinden baslayarak bütün
camiler, medreseler, hastahaneler, çesmeler, mezarlar ve köprüler
Osmanli ülkesinin hemen her târafinda yaptiranlarin (bânilerinin)
adlarini ve yapilis tarihlerini seyyahlara göstermektedirler. Bu âbide
(anit)ler üzerinde çogu zaman Kur'an'dan alinmis tasvir, tesbih ve
benzetme bulunan âyetler okunur. Orhan Gazi, Iznik'te bir manastiri da
medreseye (yüksek okul = fakülte) çevirdi. Medresenin müderrisligini
(profesör) Davud Kayserî denilen birine verdi. Konya'da Mevlânâ
Siraceddin Konevî'nin ögrencisi olan Taceddin el-Kürdî, bu medresede,
Davud Kayserî'ye halef olmustu. Taceddin'in ölümünden sonra da Alaeddin
Esved, daha çok yaygin olan adi ile Kara Hoca o göreve atanmistir.

Orhan Gazi'nin Iznik'te bulunan ve bazi kaynaklarda bir manastirdan
çevrilmis oldugu belirtilen medresesinin, kilise veya manastirdan degil,
bizzat kendisi tarafindan insa ettirildigi Mecdî gibi bazi kaynaklarda
belirtilmektedir. Mecdî, Seyh Davud Kayserî'nin biyografisinden bahs
ederken "Orhan Han Gazi Hazretleri, Iznik nâm kasabada bir medrese-i
ulya peyda edüp seyh hazretlerine tayin eyledi" diyerek Osmanli
Devleti'nin bu ilk medresesinin bizzat Orhan Gazi tarafindan
yaptirildigini anlatir. Ayrica Osmanli dönemi ilk medreseleri üzerinde
arastirma yapan Mustafa Bilge de Orhan Gazi vakfiyesinden yola çikarak
ayni kanaatte oldugunu söyle ifade eder:

"Bu medresenin, Nesrî ve diger bazi kaynaklarda belirtildigi sekilde
Iznik'te bulunan manastir veya kiliselerden çevrilmis olmayip insa
edilmis oldugunu belirten en kuvvetli delil, elimizde bulunan
vakfiyedir. Orhan Gazi, Iznik'teki medresesini yaptiktan sonra tanzim
ettigi ve Molla Hüsrev tarafindan 841 H./1437 M. 'de tescil edilen
vakfiye suretinde, medresenin bina edildigi ve Hayreddin Pasa Camii'nin
yaninda oldugu açikça belirtilmektedir." Sultan Orhan, bu medreseye
sahibi bulundugu Kozluca köyünün gelirlerini sahih ve seriata uygun bir
sekilde vakf etmistir. Gerçekten çok daha sonraki tarihlere (1136=1724)
ait bir arz belgesi, Iznik'e bagli Kozluca köyünün Orhan Gazi
medresesine vakf edildigini göstermektedir.

Iznik, Türklerin eline geçtikten sonra, Orhan Bey buradaki yerli halktan
isteyenlerin mallari ile birlikte sehri terk etmelerine müsaade etti.
Gitmeyenlerin ise Osmanli tebeasindan olmak ve sadece vergi (cizye)
vermek sartiyle din, gelenek ve göreneklerini muhafaza edebileceklerini
bildirdi. Burayi bir müddet kendisine merkez yaparak Iznik'in bir
Müslüman Türk sehri olmasina gayret etti. Bunun için orada cami, imâret
ve medrese gibi dinî, sosyal ve kültürel müesseselerin temelini atti.
Ayrica zevcesi Nilüfer Hatun tarafindan bir imâret, oglu Süleyman Pasa
tarafindan da bir medrese insa edildi. Bundan baska diger hayir
sahiplerinin yaptirdiklari tesislerle kisa bir müddet sonra Iznik,
istenilen Müslüman-Türk sehri hüviyetini kazandi.

Kaynaklar, Orhan Gazi'nin buradaki faaliyetlerinden bahs ederken onun
bir hükümdar gibi degil, herhangi bir vatandas gibi davrandigini
belirtirler. Nitekim onun yaptigi imârette pisirilen yemekleri bizzat
kendisinin dagitmis olmasi, aksam olunca kandillerini bizzat kendi eli
ile yakmis olmasi bunu göstermektedir.

Orhan Gazi, Iznik ve bilahere Izmit'in fethinden sonra idarî bir sistem
kurarak memleketi buna göre idarî bölgelere ayirdi. Buna göre Izmit,
oglu Süleyman Pasa'ya verilmis, onu Yenice, Göynük ve Mudurnu'ya havale
etmisti. Bursa'yi da oglu Murad Han Gazi'ye vererek adini "Bey Sancagi"
koymustu. Karacahisari amcasinin oglu Gündüz'e verdi. Kendisi de bütün
bunlarin üstünde memleketi idare ediyordu.


IZMIT'IN FETHI


Bir ticaret merkezi durumunda bulunan Izmit, Iznik'in fethinden hemen
sonra Osmanlilar tarafindan alinmak istenmis ve hatta bir ara elde
edilmis ise de sonradan yine Rumlara verilmisti. Osmanli kuvvetleri
Iznik'in fethinden bir sene yani 1331 Haziran'indan sonra sehri
kusatmislarsa da Bizans Imparatoru UI. Andronikos'un yardima gelmesi
üzerine Orhan Bey, Imparatoria anlasarak kusatmayi kaldirmisti. Orhan
Bey, bu kusatmadan alti sene sonra (1337) sehri siddetli bir sekilde
tekrar kusatti. Bu kusatma üzerine disardan yardim alamayan sehir,
teslim olmak zorunda kaldi. Kale muhafazasinda bulunan Paleologos
hanedanina mensup Marika, mallarini alarak bir gemi ile Istanbul'a
gitti. Izmit'in fethi ile Kocaeli Yarimadasinin tamami Osmanlilarin
eline geçmis oluyordu. Orhan Gazi, Izmit ve havalisinin idaresini oglu
Süleyman Pasa'ya verdi. Süleyman Pasa'nin halka karsi din ve milliyet
farki gözetmeden âdil bir sekilde davranmasi, ve çevrelerinin tamamen
Osmanlilar ile kusatilmis olmasindan dolayi civarda bulunan bir çok kale
(Tarakli Yenicesi, Göynük, Mudurnu) de birer teslim oldular. Ayni
sekilde Izmit Körfezindeki Gemlik, Armutlu gibi mevkiler de Kara
Timurtas Bey vâsitasiyle Orhan Bey kuvvetlerinin eline geçmisti.


KARESI BEYLIGI'NIN ILHAKI


1340 yilina kadar Bizans topraklarinda fetih hareketlerine girisip
sinirlarini genisleten Osmanli Devleti, fethedilen yerlere dogudan gelen
Türkleri yerlestiriyordu. Bununla beraber Bizans topraklarinda
genislemekte olan bir Türk devleti için bu kafi degildi. Çünkü
Anadolu'da bulunan diger beyliklerin sinirlari, Osmanlilarin dogrudan
dogruya bütün Bizansi çevirmesine imkân vermiyordu. Bu sebeple Karesi
Beyligi topraklarinin alinmasi gerekiyordu. Bu, Bizanslilara karsi
kazanilan zaferlerden daha önemliydi. Zira bu sayede Osmanlilar,
Çanakkale'ye kadar gelerek, bogazin güney kiyilarini ellerinde
bulunduracaklardi. Bu da ilk firsatta Avrupa'ya geçme imkânini
saglayacakti. Böylece Orhan Gazi, Bizans'in taht kavgalarindan istifade
edecek ve hatta topraklarina akinlar düzenleyip isgal edebilecekti.
Gerçekten de batiya dogru açilip genisleyebilmek için sadece Istanbul
Bogazina yaklasmak kâfi degildi. Ayni sekilde Çanakkale Bogazi'na da
yaklasmak gerekiyordu. Zira sadece bir taraftan tutulan Marmara ile
stratejik güç haline gelmek imkansizdi. Bu küçük iç deniz (Marmara) iki
taraftan kiskaç içine alinmaliydi. Ancak bu sayede batiya geçilebilirdi.
O dönemde batida Karesi ogullan vardi. Fakat bunlar, Çanakkale
Bogazi'nin Asya yakasini elinde bulundurmanin stratejik nimetini takdir
edebilecek deha ve imkâna sahip degillerdi. Bu arada Bizans da bütünüyle
Güney Marmara'dan çekilmis degildi. Osmanlilar ile Karesiler arasinda
Bizans'a ait bazi topraklar vardi. Osmanlilar, 741 (1342) tarihinde
Ulubat, Mihaliç ve Kirmasti gibi yerleri Bizans'tan alip feth etmek
suretiyle, merkezi Balikesir'de bulunan Karesiogullari Beyligi ile ayni
hududlari paylasir oldular.

Bu siralarda Karesi Beyligi'nde çikan bir hadise, Orhan Bey'e Türklerle
meskûn bulunan bu topraklarin zaptinda ilk firsati verdi. O zamana kadar
Osmanlilar, sadece Bizans'la muharebe etmis ve ülkelerini özellikle
Bizans Imparatorlarindan aldiklari yerlerle genisletmislerdi. Ne Osman
ne de oglu Orhan, Küçük Asya'da bulunan diger beylere karsi hasmane bir
tesebbüste bulunmamislardi.

Osmanli kaynaklarina göre Karesi Beyi'nin ölümünden sonra yerine oglu
Demirhan geçmisti. Fakat kardesi Dursun Bey, buna muhalefet ederek veya
biraderi tarafindan öldürülmekten korkarak Osmanlilara iltica etmisti.
Beyligin basina geçen Demirhan'in fena ve kötü hareketlerinden dolayi
Karesi ileri gelenleri (ümera), Haci Ilbeyi vasitasiyle Orhan Bey'in
sarayinda bulunan Dursun Bey'i hükümdar olmak için tesvik ederler. O da
Osmanli hükümdari Orhan Gazi'ye Balikesir, Aydincik ve Bergama'yi verme
teklifinde bulunur. Kendisi de Truva mintikasindaki Kizilca Tuzla ile
Bayramiç gibi yerlerde hükümdarligini sürdürecekti. Bu teklif ile Orhan
Bey'i tahrik ve tesvik eden Dursun Bey, büyük bir ihtimalle 1345 yilinda
meydana gelen Karesi seferine Orhan Bey'le birlikte istirak eder.
Balikesir üzerine yürüyen Orhan'in gelisini haber alan Demirhan, Bergama
kalesine siginir. Bu arada Balikesir ümerasi basta Haci Ilbeyi oldugu
halde Evrenos, Ece Halil ve Gazi Fazil Bey'ler, Orhan Bey'i karsilarlar.
Orhan Gazi, iki kardesi baristirmak için Dursun Bey'i Haci Ilbeyi ile
beraber Bergama kalesine gönderir. Bunlar kale önüne gelip görüsmek
isterler. Fakat kaleden atilan bir okla Dursun Bey maktul düser. Bundan
çok müteessir olan Orhan Gazi, Bergama'ya gelip kaleyi muhasara eder.
Halkin israrina dayanamayan Karesi Bey'i kaleden çikip Orhan Gazi'ye
teslim olmak zorunda kalir. Bundan sonra Bursa'ya getirilen Demirhan
gelisinden iki sene sonra Yumrucak (taun, veba) hastaligindan vefat
eder.

Böylece Karesi Beyligi'ne ait olan Balikesir, Manyas, Kapidagi ve
Edincik gibi sehirler Osmanli topragina ilhak olunur. Karesi
Beyligi'nden birçok sahil bölgesinin Osmanlilara geçmesi ile Rumeli'ye
geçis kolaylasir. Bu ilhakin Orhan Bey bakimindan önemli bir yönü de bu
beylige tabi degerli komutan ve emirlerin Osmanli hizmetine girmis
olmalaridir. Biraz önce isimlerinden bahs edilen ve Çanakkale bogazi ile
çevresini çok iyi taniyan bu degerli komutanlar sayesinde Rumeli
fetihleri kolaylasmisti. Zira bunlar denizciligi de iyi biliyorlardi.
Osmanlilar, Haci Ilbeyi, Ece Halil, Gazi Fazil Bey ve Evrenos Bey gibi
askerî ve idarî bakimindan yönetici olacak durumdaki bu insanlardan
istifade edip bilgilerinden yararlanmislardir.

Karesi Beyligi'nin ilhakindan sonra uzun bir müddet önemli sayilabilecek
bir fetih hareketine girisilmedigi anlasilmaktadir. Hammer bu
sessizligin sebebi ve bu konudaki yanlis degerlendirmeler hakkinda
asagidaki ifadelerle bir gerçege parmak basarak söyle der:

"Karesi'nin fethinden sonra yirmi sene zarfinda Osmanli ülkesi yeni ve
önemli bir fetih ile genislemedi. Bununla beraber tarihçilerin buradaki
derin sessizlikleri, Bizanslilarin zannettigi gibi devamli kayiplarin ve
bozgunluklarin bir soncu degildir. Aksine, bu dinlenme çaginda,
Alaeddin (ulemadan)'in akillica görüsleri ile kurulan yeni ordunun tam
ve disiplinli bir düzene sokulmasi, içerde güvenlik durumunun sarsilmaz
sekilde saglanmasi gibi isleri gelistirdi. Bu ifadelerin gerçek sahidi
ise Karesi bölgesinin fethinden sonra insasina baslanan câmi, medrese,
imâret ve kervansaray gibi büyük binalardir. Nitekim, Orhan'in
dindarligi sebebiyle meydana gelen bu müesseseler, (bes sene önce ilk
medrese ve imâretin tesis olundugu) Iznik'teki müesseselerle kisa
zamanda rekabet edip boy ölçüsebilecek duruma geldiler."

îleride daha genis bir sekilde ele alinacagi gibi Osmanli Devleti'nin
ilk teskilâti, Orhan Gazi zamaninda kurulmustu. Bursa ve Iznik'in zapt
edilmesi, Osmanli Beyligi'nin ilk devir tarihinde önemli hâdiseler
olarak mütalaa edilebilir. Orhan Gazi Beyligi'nin hududlari, artik
devamli olarak genisliyordu. Yeni müesseseler ile saglam temellerin
atilmasi bu siyasî varliga ve birlige bir hayatiyet saglayacakti. Zira
bu beylik, yavas yavas eski asiret usûl ve kaidelerinden ayrilmak
zorunda idi. Ancak bu sayede modern bir devlet olma özelligini
kazanabilirdi. Bu sebeple devlet, idarî sahada adalet, askerî sahada da
yeni bir sistem ve teskilât meydana getirmek ihtiyacini hissetmeye
basladi. Bu konularda ulema sinifindan gelmis olan vezir Alaeddin Pasa
ile Bursa kadisi Cendereli (Çandarli) Kara Halil faaliyetlerde
bulundular.

Osmanli Devleti'nin mucizeli bir sür'atle yükselis ve inkisafini bir
yandan tarihî halet ve gerçeklerde, bir yandan da Islâmî prensiplerin
adalet, insaf ve dinamizmine gösterilen sadakat ve saygida aramak icab
eder.

Onun için de, devletin kurulus ve yükselis hadisesini fikirden aksiyona
çeviren ve kuvvetler birligini vücuda getiren faaliyetin sirrini, bu
faaliyete istirak eden din, ilim, hukuk ve idare otoritelerinin
kollektif idealizmi ile izah, isabetli bir inanis olsa gerekir.

Orhan Gazi, Mevlânâ Sinan, Dursun Fakih, Davud Kayserî ve Taceddin Kürdî
gibi büyük âlimler; Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahman Gazi gibi seçme
yigitler; Taptuk Emre, Gülsehrî gibi mutasavvif sairler; Abdal Musa,
Abdal Murad, Doglu Baba, Geyikli Baba, Ahi Evren, Ahi Semseddin gibi
ululara, çevresinde yer vermekle gerek devleti, gerek hükümdarlik
makamini bir idealist üreticiler zümresine dayamis oluyordu.

Gerçekten, seneler süren ve Osmanlilari bir hayli yoran cenklerden sonra
orduyu, idareyi ve cemiyeti mayalayip yoguran manevî temsilcilerin
fetih tarihindeki hikâyeleri, Asikpasazâde, Nesrî ve Ibn Kemâl gibi
kaynaklarda anlatilir. Biz bu ulularin hizmet ve hikâyelerine örnek
olmasi bakimindan Asikpasazâde tarihindeki bir rivayeti nakl etmekle
yetinmek istiyoruz. Olay, Âsikpasazâde'nin dilinden söyle ifade edilir:

"Hele simdi görelim Orhan Gazi Bursa'da neyler: Devletle geldi imâret
yapti. Vilâyetin dervislerini teftis eylemeye basladi. Inegöl yöresinde
Kesis Dagi (Uludag)'nin arasinda bir nice dervis gelmisti. Anda makam
tutmuslardi. Bu dervislerden biri ayrilir varir dagda geyiciklerle yürür
ve ol Turgud Alp âni sever. Orhan Gazi'ye adam gönderdi kim benim
köylerim yaninda bir dervis daim ânin yanina gelir. Âninla musahabet
eder. Turgut Alp pir olmustu (yaslanmisti). Geldi mukim oldu. Hayli
mübarek dervistir dedi. Orhan Gazi eydür: Aceb kimin mürididir? Eydür:
Sorun kendinden der. Geldiler sordular. Eydür: "Baba Ilyas müridiyim"
der. "Seyyid Ebu'l-Vefa tarikatindanim" dedi. Emr etti kim getirin dedi.
Geldiler davet ettiler, gelmedi. Dervis dahi haber gönderdi kim sakin
gelmesin. Orhan Gazi'ye haber verdiler. Orhan Gazi yine haber gönderdi
kim niçin gelmez. Veya beni niçin komaz anda varmaya. Cevab verdi kim
dervisler göz ehli olur. Gözetirler dahi vaktinde varirlar kim dualari
makbul olur.

Bir nice günden sonra bir kavak agacini omuzuna kodu. Dogru Bursa'nin
hisarina geldi, padisahin hisarina (sarayina) girdi. Gördüler, Han'a
haber verdiler. Ol dervis geldi bir agaç dahi getirdi, kapida dikiyor.
Orhan Gazi çikti gördü tamam dikmis. Dahi sormadin, Han'a eydür
teberrükümüz oldukça dervislerin duasi makbuldur dedi. Hemandem dua
etti, durmadi geri mekânina vardi.

Kavak agaci simdi dahi vardir (Asikpasazâde zamani). Orhan Gazi dahi
dervisin mekanina vardi. (Ey) Dervis bu Inegöl nevahisi senin olsun
dedi. Dervis eydür: Mülk ve mal Hakk (Allah)'indir, ehline verir biz
ânin ehli degiliz, der. Sordular: Ehli kimdir? Ayudtu: Hak Teâlâ dünya
mülkünü sizin gibi Hanlara ismarladi. Kullari birbirleri ile mesalihin
görsün deyü. Orhan Gazi eydür: Dervis! Nola benden su sözü kabul etsen.
Dervis eydür:

Sol karsiki tepecikten bericigi dervislerin havlicigi olsun dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü dua aldi yine mekânina gitti."

Kendisiyle görüsmek isteyen hükümdardan köse bucak kaçan, ne onun yanina
varmaya yanasan, ne de onu kendi mekânina isteyen büyük istigna, iç
zenginligi, ezeli tokluk ve gönül saltanati. Ne malda gözü var, ne mülke
tamah düsürmüs. Gazi Hünkâr: "Sol Inegöl nevahisini al senin olsun"
deyince "biz onun ehli degiliz" diyor. Beyin israrlari karsisinda ufku
göstererek "Su tepecikten bericigi dervislerin avlucugu olsun" diyor.
Sirtladigi fidani hünkarin bahçesine dikmekle de, Allah'in, mülk ve mali
kendilerine ismarladigi han ve hükümdarlara yardimci ve destek oldugunu
açiklamak istiyor.

Âsikpasazâde sözlerine devamla söyle der: "Orhan Gazi o dervisin üzerine
kubbe yapti. Yaninda tekye yapti. Bir de Cuma mescidi yapti. Simdiki
vakitte onarilip bes vakitte padisahin ruhuna dua ederler. O zâviyeye
"Geyikli Baba Tekkesi" derler."

Devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan tasavvuf erbabi ile Orhan
Gazi'nin ilgi ve münasebetlerini anlatan Hammer, Orhan'in bu konuda
babasini örnek aldigini söyleyerek su sekilde fikrini beyan eder:

Orhan, Dervis Turud ile Kumral Abdal için tekke insa eden babasina
uyarak Geyikli Baba'ya uygun bir zâviye bina ettirdi. Pek çok
ziyaretçisi bulunan bu zâviye, Uludag'in eteginde ve sehrin dogu
taraflarinda idi. Adi geçen dagin yüksek bir yerinde ve Gökpinari
denilen yerde Doglu Baba'nin türbesi bulunur. Sehrin kapilarinda ve
Uludag'in zirvesinden dogan Alisir Irmagi kenarinda Horasan'da dogmus
olan Dervis Abdal Murad'in tekkesi, batida ve Kaplica yakininda Abdal
Musa'nin tekke ve mezari bulunmaktadir. Bu iki baba, Bursa muharebesinde
iki Abdal veya iki aziz kisi ile Sultan Orhan'a refakat ederek, gerek
dualari gerekse kerametleri ile neticenin kisa zamanda alinmasina vesile
olmuslardir. Bursa fatihi (Orhan Gazi), bu insanlarin civarlarinda
medfun bulunduklari birçok zâviyenin insasiyle onlara karsi
minnettarligini ebedîlestirmistir.

Bu iki muttaki zatin (Geyikli ve Doglu Baba) isimleri, onlarin tabiat ve
ahlâklarini çok güzel izah etmektedir. Bunlardan ilki geyiklerle
birlikte yasadigi, digerinin de sadece yogurt yiyerek hayatini
sürdürdügünü göstermektedir.

Rivayete göre Geyikli Baba muhasara ordusunun önünde elinde altmis
okkalik bir kiliçla bir ceylana binmis olarak harb etmistir. Abdal
Murad'in, dört arsin uzunlugundaki agaç kilicindan baska bir silahi
olmadigi halde hayrete deger yigitlikler gösterdigi de söylenir. Abdal
Musa da pamuk ile ates toplamistir.

Geyikli Baba Hoy'da dogmus, Osman zamaninda kerameti ile söhret
bulmustu. Bu zat, daima tasavvufu vecd içinde yasar ve Uludag'da
ormanlar arasinda geyiklerle birlikte günlerini geçirirmis. Orhan
çagirmadikça oradan inmezmis.

Rivayete göre yine bir gün geyige binmis ve omuzunda bir çinar dali
bulundugu halde sultanin sarayina gelir. Devletin bahtliligina bir
isaret ve belirti olmak üzere fidani bahçeye diker. Osmanli Devleti'nin,
bu agaç gibi kök salarak dallarini uzaklara ulastiracagini ve göklere
kadar yükselecegini söyler. Bu ve benzeri rivayetler, toplumun maserî
vicdaninda bir karsilik (makes)bulmus olacak ki, sosyal bir vak'a olarak
günümüze kadar uzantisi devam etmektedir.


ANKARA'NIN ZAPTI


Osmanlilar, Anadolu'da bulunan devlet ve beyliklerin topraklarini zapt
edip anlari hakimiyetleri altina almak yerine bati ve hatta Trakya'da
bulunan bölgeleri feth etmeyi yegliyorlardi. Çünkü Anadolu'daki
beylikler de kendileri gibi Müsluman ve Türk unsurlardan meydana
geliyordu. Bu bakimdan kendileri ile hasmane hareketlerde bulunmayan bu
beyliklerin topraklarina karsi tamahkârlikta bulunup hiç bir sebep
yokken onlari ele geçirdikleri söylenemez.

Kurulus dönemindeki mütevazi imkânlarina ragmen, Islâm'i Anadolu'nun
batisindaki topraklara tasimayi hedefleyen Osmanlilar, bu gayelerini
gerçeklestirmek ve daha fazla müslüman nüfustan istifade için zaman
zaman komsu Müslüman beyliklere de müdahalede bulunmuslardi. Bu sayede
Istanbul ve Çanakkale bogazlarinin batisinda bulunan bölgelere de
Islâm'in sesini ulastirabileceklerdi. Bunun için de Rumeli'nin
fethedilmesi ve Müslümanlarin eline geçmesi gerekiyordu. Fakat bu da
büyük bir nüfus ve insan gücüne sahip olmaya bagliydi. Bu sebeple
Müslüman Türk nüfusu çogaltmak gerekiyordu. Bu düsüncede bulunan devlet
ve idare adamlari, Bolu taraflarindan baska Ankara cihetine dogru da
genislemek ve buradaki Türk nüfusundan istifade etmek gerektigine kanaat
getirdiler. Öyle anlasiliyor ki Orhan Bey, Germiyan ve Karamanlilar'dan
toprak kazanmayi düsünmüyordu. Zira güçlü ve kuvvetli olan bu iki
Müslüman Türk Beyligi ile, ne kadar sürecegi süpheli olan bir maceraya
girismek, Osman Gazi ile oglu Orhan'in takip ettikleri politikaya
tamamen aykiri idi. Halbuki Bizans ve Müslüman olmayan diger devletlere
karsi elde edilecek muvaffakiyetlerin verecegi san ve seref Osmanlilari o
kadar yükseltecekti ki, zaman içinde Germiyan, Karaman ve diger
beylikler herhangi bir çatismaya mahal kalmadan Osmanlilarin idaresini
kabul edebilecek hale geleceklerdi. Osman Bey, oglu ve torununun bu
politikasi ile dinî ve siyasî anlayisi, onlarin bütün davranislarinda
kendini açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Bu sebeple, Türk devletleri
ile harbe girisip kuvvetlerini yipratmak Osmanlilarin aklindan bile
geçmiyordu. Zira bu yol, onlari ileriye degil, geriye sürüklerdi.
Öztuna'nin dedigi gibi "Rumeli maddî, fakat Anadolu mânevî güçle feth
olunacakti."

Osmanlilarin, komsu ve kardes beyliklerle herhangi bir çatismaya
girismeksizin ihtiyaç duyduklari Türk nüfusunu çogaltmak, bir bakima
Aricara'nin ele geçirilmesi ile mümkündü. O dönemde Ankara Ahi'lerce
idare edilen müstakil bir sehir devleti idi. Karamanogullari'nin Ankara
üzerinde birtakim emelleri varsa da fiilen onlarin topragi ve sinirlari
içinde bulunmadigi için bu yüzden Osmanlilarla harb etmeyi göze
alamazlardi.

Anadolu'nun mühim merkezlerinden birisi olan Ankara, merkezi Sivas olmak
üzere kurulmus bulunan Eretna Beyligi (1335-1381)'nin idaresi altinda
bulunmakta ve bu beyligin en bati ucunda yer almakta idi. Eretna Beyi
Alaeddin'in vefati üzerine yerine geçen ogullari zamanindaki karisiklik,
Ankara'yi bir müddet Karamanogullari'na daha sonra da müstakil bir
idarenin, Ahilerin eline geçmesine sebep oldu. Bu karisikliklardan
istifadeyi düsünen Orhan Bey, oglu Süleyman Pasa komutasinda gönderdigi
bir ordu ile Ankara'yi zapt ederek (1354) Osmanli ülkesine katar.
Böylece Osmanlilarin dogu hududunda bulunan kuvvetli bir nokta elde
edilmis oldu. Ankara'nin Osmanlilar'a ilhaki mühim bir hadisedir. Bu
hadise (Ankara'nin ilhaki), Osmanlilari Sakarya ile Kizilirmak
arasindaki topraklara hakim kilmistir. Kizilirmak çevresinin bütünüyle
fethi de bir mânâda Anadolu hâkimiyeti demekti. Ankara 1361-1362
arasinda 1 yil kadar Osmanlilarin elinden çikmissa da, 1362'de Sultan
Murad tarafindan çevresi ile birlikte tekrar Osmanlilara
kazandirilmisti.


RUMELIYE GEÇIS


Bilindigi gibi Asya, eskiden beri bilinen ve insanlik tarihinin besigi
olarak kabul edilen bir kitadir. Bu bakimdan gerek Türk, gerek Avrupali
ve gerekse diger bir çok milletin ilk yurdudur.

Kavimler göçü sonunda insanlar, farkli bölgelere dagilarak hayatlarini
sürdürdüler. Bu siralarda bazi Türk kabileleri de Asya'dan Avrupa'ya
geçerek göçmen milletler arasindaki yerlerini aldilar. Buna göre Avrupa
ve özellikle Balkan Yarimadasi daha o zamandan beri Türklere yabanci
olmayan ve onlar tarafindan taninan bir yerdi.

Avrupa'ya geçmis bulunan Türk kavim ve kabileleri, asirlari içine alan
uzun bir zaman zarfinda surada burada vakit geçirmis olduklarindan tarih
sahnesinde pek gözükmeye imkân bulamamislardi. Bunlar, ancak Bulgar,
Macar, Sirp, Ulah ve diger kavimlerin, Bizans Imparatorlugu ile yapilan
mücadelelerinden sonra meydana çikmislardi. Osmanlilardan önce Avrupa'ya
geçmis bulunan bu insanlar, Türk, Peçenek, Kuman, Alan, Yürük, Türkmen
ve Tatar gibi isimlerle ortaya çikmislardi. Bunlar, bazan Bulgar, bazan
Macar, bazan da Ulah gibi kavimlerle birleserek Bizans'a karsi
mücadeleye giristikleri gibi bazan da kendi baslarina ve yalniz olarak
mücadele etmislerdir. Bu Türkler, kendileri ile tesrik-i mesaide
bulunduklari milletlerle zaman içinde kaynasmis, onlarin kültür
degerlerine katkida bulunmus, meydana gelen harplerde büyük
kahramanliklar göstermislerdir. Bununla beraber zaman zaman da
savaslarda maglub olan bu Türklerden bir kismi yine kendi öz yurtlari
olan Asya'ya dönmüs, bir kismi da galip gelen devletlerin içinde ve
onlarin dinleri olan Hiristiyanligi kabul ederek hayatlarini devam
ettirmislerdir. Bu sebepledir ki, Türkler Rumeli'ye ayak bastiklari
zaman yer yer Ortaasya göçlerinden artakalmis ve zamanla Ortodoks
kilisesine baglanmis topluluklarla karsilasmislar. Zira, bilhassa 5.
asirdan beri Ortaasyadan bosalircasina akan Türk kavimleri bugünkü
Rusya'yi asip Dogu Avrupa'ya, Mora'ya, Adriatik kiyilarina ve Avrupa'nin
kuzey sahillerine kadar uzanarak zaman zaman hakimiyetler kurmus,
kismen Cermenler, daha genis ölçüde de Slavlar ile karsilasarak dil ve
din degistirmislerdir. Bilhassa Bizans Imparatorlugunun siyasî hududlari
içine yerlesen kavimler, Ortodoks birligine girmis olmakla beraber, bu
topluluklardan dillerini, millî ve kavmî özelliklerini muhafaza edenler
de oldukça mühim bir yekûn teskil ediyorlardi. Hatta X. asir Bizans
ordulari içinde Slavlar, Iskandinavyalilar, Ruslar, Iberler,
Kafkasyalilar, Araplar, Sicilya Normanlari oldugu gibi, Hazarlar,
Peçenekler ve Fergana Türkleri gibi Türk kavimleri de mühim bir yekûn
tutuyorlardi.

Malazgirt zaferi ile Müslüman Türkler lehine neticelenen Selçuklu-Bizans
karsilasmasinda, bir ifadeye göre Bizans ordusunda bulunan Uz veya
Peçenekler kendi dillerini konusan, kendi kanlarini tasiyan irkdaslarina
karsi cenk etmeyi kabul etmeyerek atlari ve silahlari ile beraber
Selçuklu ordusuna katilmislardi.

Daha önce de kismen temas edildigi gibi asirlar boyu dalgalana dalgalana
kabarip tasan Türk seli, ayak bastigi ülkelerin siyasî, ictimaî ve
etnik bünyesinde derin iz ve eserler birakmis olmakla beraber, bazan da
kendileri bu tesirlerin altinda kalmislardi. Nitekim, Bizans'in dinî
temellere dayali olarak kolonize ettigi diger kavimlerle birlikte
Türkleri de Ortodoks birligine çektigi anlasilmaktadir. Bu yüzden
Bizanslilar, Türkleri de bu kültür ve din kaynasmasiyla kendi millî
hüviyetlerinden soyma politikasi güdüyorlardi. Öyle ki bazan harp esiri
olan Türk hükümdarlari, ordulariyla birlikte hiristiyanligi kabul
ediyor, bazi kabileler de reisleriyle beraber din degistiriyorlardi.
Bizans devlet politikasinin, asilzâdelik ünvanini vermek ve toprak
bagislamak gibi tavizleri, yine Ortodoks cemaatine yeni dindaslar
kazandiriyordu. Bazan da mecburî göçler yaptirilmak suretiyle Türk
kavimleri, Helen harsinin (kültür) kesif oldugu bölgelere sürülüyordu.
Böylece onlari kendi kültürleri içinde eritip yok etme politikasini
güdüyorlardi.

Esasen, asirlardir binlerce kilometreyi asarak Ortaasya'dan gelen
çesitli Türk kabileleri, bir yandan Cermen, bir yandan Slav tesiri
altinda yerli halkin dillerini, dinlerini, toplum ve site hayatlarini
benimseyerek onlarin içinde erimis bulunuyorlardi. Buna paralel olarak
Bizans da hududlari içinde iskân edilen veya vazife alan yahut da esir
edilen zümreleri, Ortodoks birligi ve Helen kültürünün baskisi altinda
kavmî ve millî hüviyetlerinden çikarmis bulunuyordu.

Kilise ve misyon teskilâti, Türk kabilelerinin alnindaki tarihî kaseyi
örtmek için Bizans'a bir hayli yardimci olmustur. Bizans'in bu neviden
faaliyetleri her zaman asiri olagelmistir. O kadar ki, Yukari Tuna
Steplerinden Kafkaslara ve Habesistan'a kadar bütün güney ülkeleri
halkini, Incil'e baglamak yolunda muazzam bir teskilât hüküm sürmüstü.

Görüldügü gibi bir koldan Stepler memleketine, Dogu Avrupa'ya Bizans ve
Mora'ya; bir koldan da Iran, Mezopotamya, Suriye ve Arap ülkelerine
yayilan Türk kabileleri farkli baskilar altinda eriyip yok olmus
bulunuyorlardi. Iste Çin, iste Hind, iste Iran, asirlarca topraklarina
yürüyen bu dalgalari kendinden seçilmez hâle getirmis, hatta defalarca
kurduklari siyasî hâkimiyete ragmen adlari ve sanlari bile silinip
gitmistir.

Surasi üzerinde dikkatle durulmasi gereken bir husustur ki, eger arkadan
Osmanlilar yetismeselerdi Küçükasya Türklügü de ayni akibete
ugrayacakti.

Tarihin, gerçekleri konusan dudagi sahittir ki, zaman sisleri arasinda
kaybolagelen mazi miraslarini geri alip dört basi mamur bir Türk devleti
kurmak ve onu tarihî hassalari ile yasatmak kudretini yalniz Osmanlilar
gösterebilmistir.

Iste yine bu Müslüman Osmanli Türklügüdür ki, Rumeliye adim atar atmaz
çesitli devletlerin kültür ve diplomasisi tarafindan temsil edilmis bir
Ortaasya bakiyesi ile karsi karsiya geldi. Bu topraklarda yerlesmis
fakat kültür ve kavmî itiyadlarini kiskanç bir muhafazakârlikla saklamis
olan bu Türk topluluklari da hakim millet olarak karsilarina çikan
irkdaslarina derhal sarildilar ve onlarin idarelerine girmekte tereddüd
etmedikten baska, fütuhat ve yerlesme davalarinda soydaslarina yardimci
oldular.

Böylece idarî, askerî, sosyal, dinî ve tekmil bütün müesseseleri ile
Rumeli'ye akmaya baslayan Osmanlilar, yalniz kendi irk ve medeniyetleri
için yeni bir ülkeye sahip olmakla kalmayacaklardir. Zira asirlardir
çesitli kavimlerin bir cenk ve mücadele sahnesi olmus bulunan
Balkanlar'da baris ve huzuru iade ederek tarihe karsi serefli bir borcu
yerine getirmeye hazirlaniyorlardi.

Gerçekten de Hammer'in tesbitlerine göre Süleyman Pasa'nin Rumeli'ye
geçisi, Türkler tarafindan gerçeklestirilen 18. geçis olmaktadir. Bundan
önce Türkler su veya bu sekilde Rumeli'ye ayak basmis ve bölgede
çesitli faaliyetlerde bulunmuslardi. Fakat bunlar genellikle geçici bir
süre için oldugundan bilhassa Osmanli tarihçileri tarafindan üzerinde
fazla durulmamistir. Ama Orhan Gazi'nin oglu Süleyman Pasa'nin geçisi,
artik Müslüman Türklerin orayi vatan edinmelerine zemin hazirlamisti.
Osmanli tarihçileri, daha önceki geçisler üzerinde fazla durmazlar. Zira
onlara göre önceki geçisler, devamli bir fetih ve yerlesmeye yetecek
kadar bir sebep teskil etmezler. Bu bakimdan bu geçisler, üzerinde fazla
durmaya degmez görünmüstür. Bizans tarihçilerinden de sadece
Kantakuzen, Süleyman Pasa'nin geçisinden fazla teferruata girmeden ve
geçisin detaylarina inmeden ana hatlari ile söz eder. Buna karsilik Türk
tarihçileri bu geçisi tafsilatli bir sekilde anlatirlar. Böylece, halk
arasinda Osman Gazi'nin rüyasinin yavas yavas gerçeklesmek üzere oldugu
kanaati da yayginlasmaya baslar.

Bilindigi gibi XIV. asrin baslarindan itibaren içten içe çökmeye yüz
tutan Bizans Imparatorlugu'nun topraklarinda, Sirbistan ile Bulgaristan
devletlerinin gözü vardi. Bu devletler, imparatorlugun varisleri olmak
için bazi faaliyet ve çalismalarda bulunuyorlardi. Bu dönemde, siyasî,
ekonomik, sosyal ve hatta dinî buhranlar içinde bulunan Bizans'in fazla
uzun ömürlü olamayacagi biliniyordu. Bu bakimdan, adi geçen devletin
mirasindan Osmanlilar da istifade etmeyi düsünmek zorunda kaldilar.

Bu üç devlet, gayelerini gerçeklestirmek ve en büyük hisseyi elde etmek
için büyük gayretler sarf ediyorlardi. Bu bakimdan Osmanli Beyligi'nin
ilk müessisi Osman Bey ve özellikle oglu Orhan, Bizans'in gerek iç,
gerekse dis durumunu yakindan takip ediyorlardi. Hatta bu yüzden olsa
gerek ki, ya basta bulunan idarecilere (hükümete) yardim etmek veya
partilerden birini rakiplerine karsi daha faal bir rol oynamak için
desteklemeye çalisiyorlardi. "Osmanlilarin, Bizans Devleti'ni sadece
Avrupa kitasina sürmüs olmakla iktifa etmeyerek, orada da Osmanli
Beyligi'nin menfaatlerini temine ugrasmalari bunun içindir. Lakin bu ilk
faaliyetlerden her zaman kat'i ve fiili neticeler beklenmeyecegi de
muhakkakti. Yani Osmanlilarin baskin yaptiklari veyahut yardim
maksadiyla girdikleri yerleri istilaya kalkismayarak evvela kendilerine
zemin hazirlayacaklari gayet tabii idi. Orhan Bey,henüz babasi Osman
Bey'e vekâlet ettigi tarihlerden itibaren, Trakya sahillerine birçok
çikartmalar yaptirarak bu havalinin vaziyetini iyi bir surette
ögrenmisti."

Gerek Katalanlar, gerekse Latinlerle iyi iliskileri olmayan ve
Latinlerin Istanbul'u alip Bizans Imparatorunu Anadolu'ya atmak için
gösterdikleri çabalar yüzünden Bizans Imparatoru, Osmanlilara karsi
zaman zaman yumusak bir siyaset takib etme ihtiyacini duymustu. Hatta bu
ihtiyaç, onun Osmanlilar'dan yardim istemesine kadar variyordu. Bizans
Imparatoru Kantakuzenos'un sik sik Osmanlilarin yardimina ihtiyaç
duymasi, gelecekteki bu tür seferler için Bolayir yakinindaki Çimbi
(Çimpe)'yi askerî bir üs olarak Osmanlilara vermesine sebep oldu. Bu
konu ile ilgili kaynaklar su bilgileri vermektedir:

Damadi Orhan Bey'in verdigi kuvvetler ile, sikisik bir durumdan
kurtulmaya muvaffak olan Kantakuzenos, zaman zaman da Papaya müracaat
edip Haçli seferlerinin tertip edilmesini isterken, basi sikistikça da
Orhan Bey'e bas vurmaktan geri kalmiyordu. Nitekim 1349'da Sirbistan
krali Stefan Dusan, Selanik sehrini zapt etmek üzere iken
Kantakuzenos'un Orhan Bey'e müracaat ile temin ettigi ve Orhan Bey'in
oglu Süleyman Pasa idare ve komutasinda bulunan 20.000 kisilik Osmanli
kuvveti, onun lehine olmak üzere vaziyeti kurtarmisti. Bu sirada Bizans
donanmasi ile birlikte bir miktar Osmanli deniz kuvvetlerinin de
harekata istirak ettigi görülür. Bu hadiseden kisa bir müddet sonra
Kantakuzenos ile imparatorluk ortagi olan V. Ioannes arasinda mücadele
alevlendigi zaman Orhan Bey, Cenevizliler ile birlikte yine Kantakuzenos
tarafini tutmus ve yardimci kuvvetlerini göndererek bir taraftan
Edirne'de kusatma altinda bulunan Kantakuzenos'un oglu Mateos'u
kurtarmis, öbür taraftan da 10.000 kisilik bir kuvvetle Dimetoka'da Sirp
ve Bulgarlara karsi mühim bir galibiyet elde etmisti. 1352 yilinda
meydana gelen bu hadisede Osmanli kuvvetlerine Süleyman Pasa komuta
ediyordu. Süleyman Pasa, bu vazifesini basari ile yapip Anadolu'ya
dönerken, bir miktar askerini de Kantakuzenos'un bu yardima karsilik
olarak Gelibolu yarimadasinda vermis oldugu Çimbi kalesinde birakmisti.

Böylece Osmanlilar, Bizans'taki taht ve saltanat mücadelesine 1345'ten
itibaren karismis, fakat buna karsilik hem ileride kendi hesaplarina
yapacaklari Rumeli fütuhati için tecrübe kazanmis, hem de Rumeli
yakasinda yerleserek bir hareket üssüne sahip olmus bulunuyorlardi.

Gerçekten, Orhan Bey saltanatinin üçüncü ve son devresi, 1353'ten
itibaren Rumeli'ye yerlesmek seklinde basladi. Bu yerlesme ve fütuhat,
Kantakuzenos ile de ciddi anlasmazliklarin meydana gelmesine yol açti.
Zira Kantakuzenos, Osmanlilarin Avrupa mintikasina yerlesmelerinin
kendileri için ne kadar tehlikeli oldugunu anlamisti. 1354'te Orhan Bey
kuvvetlerinin Bolayir ve Tekirdagi'na kadar bütün Marmara kiyilarina
sahip olduklarini gördükten sonra buna mani olmayi düsünmüstü. Bu
sebeple Orhan Gazi'ye haber gönderip 10.000 altin karsiliginda Çimbi'yi
satin almak istedigini bu arada Türk kuvvetlerinin Gelibolu'yu terk ve
tahliye etmelerini, Izmit'te kendisi ile görüsmek arzu ettigini
bildirdi. Buna karsilik Orhan Gazi, imparatorun kendisine yardim
karsiligi verdigi Çimbi'yi teklif geregince terk edebilecegini, fakat
Gelibolu'yu bizzat kendi kuvvetlerinin zapt etmis olmasindan dolayi iade
edemiyecegini ve hastaligi sebebiyle de kendisi ile görüsemeyecegini
bildirdi. Gerçekten Kantakuzenos Izmit'e kadar gelmis olmasina ragmen
Orhan Bey ile görüsemeden Istanbul'a döndü. Kantakuzenos bu durumda Sirp
ve Bulgarlarla birlikte olup Balkanlarin Osmanlilara karsi muhafaza ve
müdafaa edilmesi hususunda basarisiz bir tesebbüste bulundu.
Kantakuzenos, bundan kisa bir müddet sonra Bozcaada'daki hapishaneden,
Venediklilerin yardimi ile kurtulup gelen rakibi Ioannes'e saltanati
birakmak zorunda kaldi. Bundan sonra bir manastira çekilen Kontakuzenos
damadi Orhan Bey ile olan bütün münasebetlerini kesti.

Gelibolu yarimadasinin Osmanlilar tarafindan feth edilmesi, Bizans'i alt
üst etmisti. Kantakuzenos buna sebebiyet vermekle itham edilmis, bu
yüzden imparatorluk tahtindan da feragat edip bir manastira çekilmek
zorunda kalmisti.

Böylece, Osman Gazi'nin, oglu Orhan tarafindan titizlikle takip edilen
dahiyane projesi, gerçeklesmis oluyordu. Artik, Ege ile Karadeniz'e
hakim olan Marmara'nin bir iç deniz haline getirilmesi an meselesiydi.

Süleyman Pasa, 1354'ten itibaren Rumeli'de (Gelibolu) kendisi için
yaptirdigi sarayda oturmaya basladi. Orhan Bey, ogluna büyük bir
selahiyet ve yetki vermisti. Bu arada Orhan Bey'in ikinci oglu ve
Süleyman Pasa'niri ana baba bir kardesi Murad Bey, Haci Ilbeyi, Lala
Sahin pasa, Evrenos Gazi, Gazi Fazil ve Ece Yakub Bey gibi degerli
komutanlar, Süleyman Pasa'nin kurmay heyetini teskil ediyorlardi.

1358 veya 1359 yilinda bir avi takib ederken atindan düsüp kaza neticesi
vefat eden Süleyman Pasa, o siralarda 43 yaslarinda bulunuyordu.
Süleyman Pasa'nin vefati üzerine o siralarda 33 yasinda bulunan kardesi
Murad Bey, onun yerine tayin edildi. Böylece Murat Bey veliahd da olmus
oluyordu.

Gazi Siileyman Pasa'nin vefati üzerine Rumeli'deki fütuhat harekatinda
bir duraklama görüldüyse de bu durum Lala Sahin Pasa, Haci Ilbeyi ve
Evrenos Bey gibi dirayetli emirler tarafindan büyük bir çözülmeye sebep
olmadan ber taraf edildi.

Süleyman Pasa, feth ettigi yerlerde yerli halka çok iyi davraniyordu.
Onlara, Bizans idaresinden çok daha iyi imkânlar hazirliyordu. Böylece
halefi olan ve daha sonra Sultan I. Murad adini alacak o büyük hükümdara
fütuhatinin yollarini çizmis oluyordu. Süleyman Pasa, feth ettigi
Bolayir'daki türbesine defn edildi. Kendisinden asirlarca sonra gelecek
ve gerçekten büyük bir hükümdar olan Sultan II. Abdülhamid, bu mezari
yeniden yaptirmistir.

Süleyman Pasa'nin, Melik Nasir, Ismail ve Ishak adinda üç oglu ile iki
kizinin bulundugu belirtilmektedir. Ogullarindan Melik Nasir denizde
bogulmustur ki bu hadise Süleyman Pasa'nin sagliginda olmalidir.

Büyük oglunun ölümü haberiyle son derece sarsilan Orhan Bey, Bolayir'a
gelip oglunun kabrini ziyaret eder. Fütuhati, veliaht olan oglu Murad
Bey'e emanet ettikten sonra Bursa'ya döner.

Babasindan devr aldigi küçük beyligi iki misli büyüterek, teskilatli bir
devlet haline getiren Orhan Gazi, Mart 1362'de vefat etti. Onun vefati
esnasinda oglu Murad, Rumeli'de devletin esas kuvvetlerinin basinda
bulunuyordu. Trakya fetihleri ile büyük ve hakli bir ün kazandigindan
baska, Bizans'a karsi yapilan savas ve fütuhat politikasini temsil
ettiginden, o dönem devlet islerinde büyük bir nüfuzu bulunan ahiler ile
gazilerin destegini alarak babasinin yerine tahta geçti.

Osmanlilarin, Gelibolu'ya yerlesmeleri, Avrupa'nin dikkatini çekmisti.
Bu hareket, Müslüman bir toplumun kendi kitalarinda yerlesmesi
tehlikesini gündeme getirmisse de Balkan devletlerinin birbirleri ile
ugrasmalari yüzünden o taraflarda bulunan Türkler için bir tehlike arz
etmiyordu. Bu bakimdan Osmanlilarin Balkan yarim adasina yayilma
düsüncesi, esas politikayi teskil ediyordu. Bununla beraber Sirp,
Bulgar, Macar, Bizans ve Venediklilerin birlikte müdahale etmeleri
ihtimali göz önünde bulundurularak derhal köklü bir yerlesme siyasetinin
tatbikine baslandi. Bu gayenin gerçeklesmesi için Anadolu'daki Osmanli
arazisinden (Yani Karesi taraflarindan) bir kisim yörükleri nakl edip
yerlestirdiler. Bu konuda Asikpasazâde, Süleyman Pasa'nin, babasi
Orhan'dan oraya yerlestirilmek üzere nüfus nakline dair olan arzusu
hakkinda su bilgileri verir.

"Atasi Orhan Gazi'ye haber gönderdi kim devletlu himmetinle Rum eli feth
olunmaga sebep olundu. Kâfirler gayet zebundur. Imdi söyle malum ola
kim bu taraftan feth olan hisarlara ve vilayetlere ehl-i Islâm'dan çok
âdem gerektir. Bu feth olunan hisarlar içine koymaya ve hem yarar
gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etti. Vilayetine göçer Kara Arap
evleri gelmisti. Onlari Rum eline geçirdi. Bir nice zaman Gelibolu
nevahisinde sakin oldular." Orhan Gazi bununla da yetinmeyerek, feth
edilen bu yerlerdeki insanlardan askerî sinifa mensub olanlari da
Anadolu'ya naklettirmisti. Nitekim kaynagimiz bu konuya temasla söyle
der:

Rumeli'ye yerlestirilen bu yörüklere karsilik elde edilen yerlerin
askerî sinifina mensub Rumlarini da ileride isyan çikarabilir
endisesiyle Balikesir ve havalisine nakl ettiler.

Anlasilan o ki Osmanlilar, Rumeli'ye geçtikten sonra sadece askerî
tedbirlerle buralarda kalamayacaklarini biliyorlardi. Bunun için köklü
bazi tedbirlere bas vurmak gerekiyordu. Bu tedbirlerin basinda, yabanci
unsurlarin bulundugu yerlerde o bölgenin siyasî ve askerî emniyetini
saglamak ve bos bulunan sahalari iskâna açmak için Anadolu'dan Rumeli'ye
Müslüman Türk unsurunun geçirilmesi geliyordu.

Biraz önce de temas edildigi gibi bu sebeple Balikesir bölgesinde
yasayan Türk asiretlerinden bir grup 1357 tarihinde Rumeli'ye geçirildi.
Bu grup önce Gelibolu bölgesine, sonra da Hayrabolu'ya yerlestirildi.
Ilk grubun geçmesinden sonra akillica yapilan propagandalar, Anadolu'dan
pe çok ailenin Rumeli'ye geçmesini sagladi. Bunlarin büyük bir kismi,
verimli topraklara yerlesip ziraatla mesgul olmaya basladi. Bir kismi
ise Gelibolu'nun kuzey bati taraflarina giderek begendikleri yerlere
yerlestiler. Bunlar, gerektigi zaman toplu olarak akinlara bile
katildilar.

Osmanli kaynaklan, büyük ölçüde birbirlerinden nakiller yapmak suretiyle
Süleyman Pasa'nin, Çimbi kalesinin karsisinda ve Anadolu sahillerinde
bulunan Viranca Hisar'dan Rumeli sahiline nasil adam geçirdiklerini ve o
sahillerde nasil faaliyetlerde bulunduklarini detayli bir sekilde
anlatirlar. Asikpasazâde'nin verdigi bilgi, tarihî bir malumat olarak bu
konuda su ifadelere yer vermektedir:

"Bir gün memleketi gezerken Aydincik'a geldi. Temasa etmeye basladi. Bir
garip binalar gördü. Biraz durdu. Hiç kimseye söylemedi. Ece Beg derler
bir aziz er vardi. Hayli bahadir olarak anilirdi. Süleyman Pasa'ya:

"Han'im düsünceye daldin" dedi. Süleyman Pasa: "Bu denizi geçmeyi
düsünüyorum, öyle geçsem ki kâfirin haberi olmaya" dedi. Ece Beg ve Gazi
Fazil: "Biz ikimiz geçelim, Han'im görsün" dediler. Süleyman Pasa:
"Nereden geçersiniz" dedi. Dedtier ki "Han'im! Burada bir yer var ki
yakindir. Geçecek yerlerdir." Gittiler. O yere vardilar ki orasi
Görece'den asagi deniz kenarinda Viranca Hisar'dir.

Çimbi'nin karsisinda Ece Beg ile Gazi Fazil çabucak bir sal yaptilar.
Bindiler, Çimbi Hisari'nin civarina çiktilar. Baglarinin arasinda bir
kâfir ele girdi. Getirdiler, sala koydular. Hemen Süleyman Pasa'ya
getirdiler.

Süleyman Pasa bu kâfire bir kaftan giydirdi. Basina bir sapka verdi.
Beline bir kusak ayagina da ayakkabi verdi. Kâfiri donatti. Kâfire dedi
ki:

"Sizin hisarinizda yer var midir ki, kâfirler duymadan içeri girelim.
Kimse bizi görmesin?" Kâfir "Ben sizi söyle ileteyim ki kimse görmeden
sizi hisara koyayim" dedi. Çabuk birkaç sal daha yaptilar. Süleyman Paça
yetmis-seksen yarar er aldi. Geceleyin geçtiler. Bu kâfir, dogru Çimbi
Hisari'nin bir ters dökecek yeri vardi. Bu müslümanlari oraya götürdü.
Hemen oradan hisara girdiler. Kâfirlerin de çogu disarda baglarinda ve
harmanlarindaydi. Zira o vakit, harman vakti idi. Elhasil hisari
aldilar. Kâfirlerini incitmediler. Belki kâfirlere dahi ihsanlar
ettiler. Içinden bir kaç taninmis kâfiri tuttular. Bu hisarin limaninda
gemiler vardi. O gemilere koydular. Karsida oturan askere gönderdiler.
Velhasil o gün ikiyüz adam geçirdiler.

Ece Beg, hisarin atlarina bindi. Bolayir yaninda Akça Liman derler bir
liman vardi, oradaki gemileri yakti. Oradan sürdü yine hisarina geldi.
Bu hisarin (Çimbi) limaninda olan gemileri sakladilar. Durmadilar, adam
geçirdiler. Elhasili askerlerin çogunu yanlarina getirdiler. Bu
kâfirlerden hiç kimseyi incitmediler, gönüllerini aldilar. Onlar da
kendilerini güvenlik içinde buldular. Kadinlarini da kendilerini de hos
tuttular. Kâfirlerin gemicilerini gemilere koydular. Kendileri
baslarinda durdular. Daha hayli adam geçirdiler. Bir iki gün içinde iki
bin er geçirdiler. Bu kâfirler (Çimbi kâfirleri) gaziler ile ittifak
ettiler.

Yürüdüler. Bir gece Ayaslonca (Ayasilonya) derler bir hisar vardi, onu
dahi aldilar. Ehl-i Islâm elinde hisar iki oldu. Bunun halkinin dahi
gönlünü hos tuttular. Bu iki hisari saglamlastirdilar. Hayli adamlar da
Aydincik'tan gemi ile geldiler. Süleyman Pasa "Bu hisarlardan sipahi
olan kâfirleri çikarin. Evleri ile Karesi iline iletin ki, bunlardan
sonunda bize bir kötülük gelmeye" dedi. Öyle yaptilar.

Bir iki ay bu hisarlari iyice saglamlastirdalar. Durmadilar. Her yerden istegi olani getirdiler.

Birgün, Gelibolu'nun kâfirleri bunlarin üzerine gelmek için toplandi.
Bunlar da hemen karsiladilar. Savas oldu, kâfirleri kirdilar. Hisarin
kapisini yaptirdilar. Yakub Ece'ye ve Gazi Fazil'a yoldaslar verdiler.
Bunlari Gelibolu'ya havale ettiler. Gece, gündüz bunlar Gelibolu
kâfirlerine huzur vermez oldular. Iskelesine dahi gemi birakmaz oldular
ki çika. Bu iki gaziye hayli yarar gaziler verdiler. Onlari Gelibolu
ucuna koydular. Bolayir'da oturdular."

Bu tarihî metinden anlasildigina göre Osmanli, daha o dönemlerde bile
müslüman olmayan ve hatta kendileri ile mücadele eden bu insanlara karsi
gerçek bir hosgörü ile muamele etmisti. Osmanlilarin, hareket ve
davranislarindaki basarinin sirrini bu anlayista aramak gerekir.


avatar
ZonGiSi

Mesaj Sayısı : 173
Points : 32025
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 11/12/12
Yaş : 39

Geri: Orhan Gazi

Mesaj tarafından ZonGiSi Bir C.tesi 01 Haz. 2013, 14:07

EDIRNE'NIN FETHIOsmanli fethinden önce küçük bir sehir olan ve günümüzde "Kaleiçi" denilen sinirla çevrili bölgeden ibaret olan Edirne, Balkanlara geçip orada tutunmak ve hakimiyet kurmak için stratejik önemi haiz olan bir sehirdi. Bizans Imparatorlugu'na bagli idi.
Süleyman Pasa'dan sonra Rumeli'nin ikinci fatihi diyebilecegimiz Sultan I. Murad, bu sehrin askerî önemini anlamisti. Bunun için de Edirne'yi feth etmeyi kendisine hedef olarak seçmisti. Ankara'nin yeniden alinmasindan sonra artik sira Edirne'ye geliyordu.
Kaynaklardan büyük bir kisminin, Sultan Murad'in, babasini müteakip Osmanli tahtina geçmesinden sonra feth edildigini bildirdigi Edirne'nin zapti, Osmanlilarin Avrupa'ya kesin bir sekilde yerlesmeye çalistiklarinin isareti idi.
Sultan Murad, Ankara'dan döndükten sonra Trakya'ya geçip faaliyetlere baslar. Gerçi Osmanlilar, Imparator Kantakuzenos'a defalarca yardima geldikleri zaman, gerek Edirne'nin, gerekse bütün bir bölgenin ehemmiyetini anladiklari gibi ulasim ve stratejisini de anlamislardi. Bundan dolayi Edirne'nin gerisini emniyet altinda bulundurmak ve Istanbul tarafindan gelebilecek bir Bizans taarruzuna mani olmak için Tzurulon denilen ve daha önce alinip sonradan elden çikmis bulunan Çorlu'nun alinmasi gerekiyordu. Buraya hücum eden Osmanli birlikleri, kisa zamanda burayi tekrar alip surlarini yiktilar. Buradan piskoposluk merkezi olan ve Arkadiopolis denilen Lüleburgaz'a geçtiler. Burayi da kisa bir zamanda ele geçiren Osmanlilar, buranin surlarini da yiktilar. Lüleburgaz'in zaptindan hemen sonra Anadolu'dan göçmenler nakl edilerek buraya yerlestirildi. Bu, Büyük Selçuklularin Anadolu'daki yerlesme siyasetlerinin bir benzeri idi. Böylece Osmanlilar'in Trakya'yi da Islâmlastirmaya yönelik gerçek maksatlari ortaya çikmis oluyordu.
Bizans tarihinden bahs eden Dukas, Sultan Murad'in Trakya'daki faaliyetlerinden bahs ederken söyle der:
"Ayni sene zarfinda, Türk basbugu Orhan dahi vefat ederek, beyligini oglu Murad'a terk eyledi. Murad Bey, Trakya sehirlerinden birçoklarini hükmü altina aldiktan sonra, Edirne'yi muhasara etti. Selanik'ten baska bütün Tesalya kitasini zapt etti. Bu suretle Murad, Bizanslilara ait tekmil yerleri ele geçirdikten sonra Trivalya (Tuna nehri ile Bati Trakya arasinda kalan bölge)'ya geldi.
Görüldügü gibi Sultan Murad, Edirne yolu üzerinde bulunan ve daha önce düsman eline geçmis olan Çorlu ile Lüleburgazi aldiktan sonra Edirne üzerine yürüyüp orayi feth etti. Bu arada Bizans'in daha önce geri almis oldugu Malkara, Kesan ve Ipsala, Gazi Evrenos Bey tarafindan tekrar zapt edilip Osmanli idaresine katildi. Haci Ilbeyi ise Enez Körfezi üzerinde ve Meriç'in batisinda bulunan Dedeagaci (Megri-Makri) kasaba ve limanini aldi. Buradan da Kuzeye dogru Meriç'i takib etmek suretiyle Didimatihon denilen Dimetoka'yi zapt etmisti.
Evrenos ve Haci Ilbeyi, yukarida belirtilen yerleri elde ettikleri sirada bütün komutanlarin davetiyle Lüleburgaz mevkiinde toplanan bir harp meclisinde, verilen karar üzerine beylerbeyi Lala Sahin Pasa büyük bir kuvvetle Edirne üzerine sevk edildi. Bulgarlarin, Rumlara yardim etmeleri ihtimaline karsi sag koldan Karadeniz sahiline dogru ilerleyen bir kisim kuvvetler, Kirklareli'ni isgal; Serez ve Drama taraflarinda bulunan Sirplarin da müdahale edebilecekleri düsünülerek sol kola memur edilmis olan Evrenos kuvvetleri de Dimetoka'nin batisina dogru sevkedilerek savunma tertibati alindi. Nihayet Babaeski ile Pinarhisar arasinda Sazlidere mevkiine kadar gelmis olan Rum ve Bulgar kuvvetleri ile yapilan kesin bir meydan muharebesi sonunda düsman bozuldu. Bunun sonucunda da Edirne zapt edildi (764 H. / 1363 M.). Edirne'de bulunan Rum komutan ise Meriç nehrinin kabarmasindan istifade ile bir gece, maiyetinin bir kismi ile bir kayiga atlayip Enez'e kadar inerek oradan da Sirp ülkesine kaçmaya muvaffak oldu.
Sultan Murad, Edirne vaziyetini yoluna koyduktan sonra Beylerbeyi Lala Sahin Paça'yi burada birakarak kendisi Dimetoka'ya gitti. Bir müddet için orasini kendisine karargah yapti. Orada bir cami ile kendisine bir saray yaptirdi.
Sultan Murad, bununla yetinmeyerek faaliyetlerine devam etti. O, Lala Sahin'i kuzeyde Filibe ve Zagra taraflarina sevk ettigi gibi Evrenos Beyi de Bati Trakya'nin fethine (Gümülcine) memur etti. Lala Sahin Pasa pirinç ziraatiyle meshur olan Filibe (Plovdiv)'i muhasara etti. Bu kusatmaya dayanamayacagini anlayan kale muhafizi teslim olarak ailesiyle birlikte Sirbistan'a gitti. Evrenos Bey de Gümülcine ile o havalide bazi yerleri aldi. Edirne'den sonra Filibe'nin de alinmasiyla Bizans, Bulgar ve Makedonya'daki Sirplarin birbirleri ile olan irtibatlari kesilmis oluyordu. Böylece Bizans, tamamiyla Osmanlilarca çevrilmis bulunuyordu.
Dogu Trakya'da yayilmakta olan Müslüman Türklerin bu yayilmasini önlemek için 1361 Temmuzunda Imparator Besinci Ioannis ile Venedikliler arasinda bir antlasma yapilmissa da bir fayda temin edilemedi. Çünkü Osmanlilar, mütemadiyen Anadolu'dan göçmen naklederek sahilleri de siki sikiya ellerinde tuttuklarindan ayrica yerli halka karsi çok merhametli ve âdilane bir idare tarzi uyguladiklarindan içerde de herhangi bir isyan hareketine rastlanmiyordu. Bundan dolayi Bizans ile Venedikliler arasindaki ittifaktan bir netice elde edilemedi. Bunun üzerine imparator 1364'te Osmanli Devleti ile anlasarak mevcud vaziyeti kabule mecbur olmustu. Böylece Bizanslilar açisindan Osmanlilarin eline geçmis bulunan yerlerin tekrar alinmasi ümidi de ortadan kalkmisti. Çünkü Imparator, Osmanlilarin aldiklari yerleri ne kendisinin ne de Sirplarin geri almak için bir tesebbüste bulunmayacaklarini garanti ediyordu.
Edirne ve Dogu Trakya'nin fethi, Osmanlilarin Avrupa'da kesin olarak yerlestiklerini gösteren bir hadisedir. Bu, Anadolu Müslüman Türk tarihi için oldugu kadar Balkanlar ve buna bagli olarak Avrupa için de bir dönüm noktasi olmustur. Zira Osmanlilar sayesinde Avrupa, dinî müsamaha, insana saygi ve hukuka riayet gibi kavramlarla karsilasti ki, bunlari daha önce pek bildigi ve uyguladigi söylenemez. Osmanli fütuhatinin manevî sebep ve faktörlerinden bahsedilirken bu konuya daha detayli bir sekilde temas edilecegini belirtmek gerekir.
Babasindan devr aldigi küçük beyligi iki misli büyüterek teskilatli bir devlet haline getiren Orhan Bey, 1362 yilinda vefat etti. Onun vefati esnasinda devletin sinirlari 95.000 km2'ye çikmisti.
ORHAN BEY ve DEVLET TESKILÂTI
Osmanli Devleti'nin ilk teskilâti Orhan gazi zamaninda kuruldu. Daha önce küçük bir beylik olan devlet, onun zamanindaki fetihlerle gittikçe genisleyip büyümeye basladi. Bu genisleme duraksamadan devam ettigi için yeni müesseseler ile desteklenmesi ve saglam temellere oturtulmasi gerekiyordu. Bu bakimdan bu siyasî varlik ve birlige bir hayatiyet ve devamlilik kazandirmak gerekiyordu ki bu da saglam ve temelli müesseselerin kurulmasi ile mümkündü. Beylik, yavas yavas asiret usûl ve kaidelerinden az da olsa ayrilmak ihtiyacini hissediyordu. Çünkü o ana kadar, daha önce karsilasmadigi farkli din, kültür, irk ve medeniyetlere sahip insanlari sinirlari içinde barindirmaya baslamisti. Bu da ortaya çikan yeni problemlere karsi zamanin ve sartlarin gerektirdigi çözümleri bulmakla mümkündü. Bu hareket tarzi ,ona modern bir devlet olma anlayisini saglamisti. Idare sahasinda, adalet, askerlik, vergi gibi konularda yeni teskilâtlarin kurulmasi icapediyordu. Bu konularda ulema sinifindan gelmis olan vezir Alaeddin Pasa ile Bursa Kadisi Cendereli Kara Halil Efendi büyük bir gayret ve faaliyet içinde idiler. Bu maksatla Orhan Bey'in tahta geçisinin (cülûs) üçüncü yilinda bir gümüs sikke basildi. Bu parada Osmanlilarin mensub olduklari Kayi boyu damgasi da bulunuyordu.
Bilindigi gibi para, ekonomik ve sosyal hayatta önemli bir rol oynamaktadir. Keza o, bir devletin istiklâl (bagimsizlik) alâmetlerindendir. Osmanlilarin ilk defa kullandigi para birimi akça idi. Burada üzerinde durmamiz ve belirtmemiz gereken bir nokta da simdiye kadar ilk Osmanli akçasinin Orhan Bey zamaninda basilmis olmasi meselesidir. Halbuki yeni arastirmalar ilk Osmanli parasinin Osman Gazi döneminde basilmis oldugunu göstermektedir. Bununla beraber bu paranin nerede ve hangi tarihlerde basildigi belli degildir.
Orhan Bey, idareciligi bakimindan tam bir devlet kurucusu idi. Bütün tarih ve kaynaklar, onun Osmanli Beyligi'ni hakiki bir devlet haline getirdiginde müttefiktirler. Orhan Bey, ilk devlet teskilâtinda Anadolu Selçuklulari ile Ilhanlilari örnek almis ve buna göre bir hükümet teskilati vücuda getirmisti. Bunun esas temeli ise merkezdeki "Divân" idi. Henüz bey ünvanini tasiyan hükümdar bu divana baskanlik yapmaktaydi. Divâna, hükümet reisi durumunda bulunan ve ilk dönemlerde ilmiye sinifindan gelmesi mutad olan vezirin de icabinda baskanlik ettigi olurdu. Orhan Bey devri ilk vezirinin Ramazan 723 (Eylül 1323) tarihli ve Orhan Bey zevcelerinden Asporça Hatun vakfiyesinden anlasildigina göre Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa (öl. 1340) adinda ilmiye sinifindan belki "ahi" ricalinden bir zat oldugu ve bunun isim benzerligi yüzünden Orhan Bey'in küçük kardesi Alaeddin Bey ile karistirildigi görülmektedir. Ikinci veziri Ahi Mahmud oglu Nizameddin Ahmed Pasa idi.
Sehir, kasaba ve kazalarin idaresinde ise, Osman Bey zamanindan itibaren elde edilen yerler, buralari feth eden beylere verilmek suretiyle dogrudan dogruya asiretin ileri gelen ve birer askerî komutani durumunda bulunan kimselerce kullaniliyordu. Baska bir ifade ile Orhan Bey'in kurdugu bu sistem, Selçuklu divân dairesi ile çevrelerindekinin aynisi idi. Mesela Eskisehir, Bilecik, Iznik, Karacahisar, Inönü, Izmit, Yenisehir, Bursa gibi sehirler, hep birer kaza teskil ediyorlardi. Bu sebepten oralarda bir kadi ve subasi bulunuyordu.
Orhan Bey, Osmanli Beyligi'nde muntazam bir devlet teskilati meydana getirdigi sirada bütün timarlilari belli birlikler halinde bazi kumanda kademelerine bagladi. O dönem Osmanli ordusunun en mühim unsurunu teskil eden bu birlikler, bilhassa asiretlerden, hizmetleri karsiliginda kendilerine timarlar verilmek üzere genellikle toplu bir halde vazifeye alinan sipahilerdi. Bunlarin ileri gelenleri, kendi boy ve oymaklarindan topladiklari adamlari ile beraber, seferde vazife aliyorlardi. Gaza ve fetihten sonra bu gazilere baslangiçta timar (dirlik) verildigi gibi onlari idare edenlere de daha yüksek bir timar tahsis ediliyordu. Tamami atli olan bu timarlar, bir alay haline konularak baslarina en büyük timar sahibi olan kimse alay beyi tayin ediliyordu. Her kazanin timarlilari birer çeribasi idaresinde idiler. Orhan Bey devletinin dayandigi ikinci sinif askerî kuvvet yaya ve müsellem teskilâti idi. Bu askerî teskilâtin ortaya çikmasi zaruret halini almisti. Çünkü her zaman, vaktinde sefere gelemeyen veya uzun süre devam eden kusatma hizmetlerinde kalamadiklarindan dolayi basarilari mahdud olan asiret sipahilerinin yerine, devamli bir askerî birligin kurulmasi gerekiyordu. Ancak bu sayede, Orhan Bey zamaninda, sinirlari bir hayli genisleyen beyligin her tarafina zamaninda ulasilabilecekti.
Osmanli Beyligi'nin ilk mühim fethi olan ve hem yeni hem de kuvvetli bir siyasî varligi ortaya koyma yolunda belki en önemli adim, Orhan Bey'in Bursa'yi aldiktan sonra burada kurdugu ve kendisinden sonra gelen haleflerinin de izinde yürüyerek devam ettirdikleri tesislerin, bu sehirde büyük bir Müslüman Türk nüfusunun toplanmasina sebep olmasi gerçegi idi. O, isin hemen basinda kilise ve manastirlari cami ve medreseye çevirmek suretiyle ilk ihtiyaçlari karsilamis oluyordu. Burada birçok da vakif tesis etti.
Orhan Gazi, feth ettigi ülkelerde tebeasina karsi adaletle uyguladigi siyasete çok dikkat ediyordu. O, devletin temellerini babasindan tevarüs ettigi adalet anlayisi üzerine kurmustu. Bu sebepledir ki tebeasi arasinda herhangi bir ayirim yapmadan herkese gerektigi sekilde muamelede bulunuyordu. Bununla beraber o, kendi toplumunun faydasina olan her konuda öncülük ediyordu. Bu bakimdan zapt ettigi yerlerdeki kiliseleri mescid ve medreselere çevirmekle yetinmemisti. Vakiflar kurmak suretiyle bu öncülügünü sosyal alanda da göstermisti. Nitekim Bursa'da yoksullar evi yaptirip fakirleri doyurmak için mallar vakfeder. Yoksullar evinde bilgin ve hafizlara da maas baglar. Daha önceki Müslüman devletlerde de varligina sahid oldugumuz imâret müessesesinin Osmanlilar'daki ilk müessesi Orhan Bey'dir. O, Iznik'in Yenisehir kapisinda bir imâret kurar. Bu imâretin seyhligini, dedesi Edebali'nin müridi olan Haci Hasan'a verir. Orhan Gazi bu ilk imâretin açilis merasiminde bizzat kendisi hizmet eder. Fakirlere çorba dagitir, aksam olunca da imâretin kandillerini, yine bizzat kendisi yakar.
Bilindigi gibi toplumun egitim ve kültür hayatinin gelismesinde önemli derecede rolü bulunan müesseselerden biri de medreselerdir. Iste burada da ilk defa Orhan Gazi'nin faaliyete geçtigini ve ilk Osmanli medresesini 731 (M. 1330) yilinda Iznik'te kurdugunu görüyoruz. Yine onun 1335 yilinda Bursa'da kurmus oldugu medrese zamanla Iznik medresesini gölgede birakmis ve devrin yüksek tahsil müessesesi haline gelmistir. O, ilim ve ilim adamlarina saygida kusur etmezdi. Onlari takdir etmekte mahirdi. Ilk zamanlarinda kendisini Iznik'te ziyaret etmis olan Magribli (Fas) seyyah Ibn Batûta, Orhan Gazi'den sitayiskâr bir sekilde bahs eder. Onun, Türkmen meliklerinin büyügü oldugunu söylemekle kalmaz, onun yaninda gördügü ikramlari ve onun ülkesini nasil dolastigini açik bir sekilde anlatir.
Orhan Bey'in, Süleyman Pasa, Sultan Murad, Ibrahim, Halil ve Kasim adlarinda ogullari olmustu. 1362'de vefat ettigi zaman Murad, Ibrahim ve Halil hayatta idiler. Orhan Bey, Kantakuzenos'un kizi olan esi Theodora'dan dogan oglu Halil'i çok seviyordu. Ibrahim'in annesinin ise imparator III. Andronikos'un kizi Asporça Hatun oldugu ve Orhan Bey'in bu zevcesinden Fatma adinda bir kizinin da bulundugu sanilmaktadir. Bu sekilde Orhan Bey, hem Kantakuzenos'un kizini almis, hem de Paleolog hanedanina damat olmus demekti. Süleyman Pasa ile Murad Bey ise Yarhisar tekfurunun kizi olan Nilüfer Hatun adindaki ilk zevcesinden idi.
Kişiliği ve fiziki yapısı
Orhan Gazi yeşil gözlü, sarışın, beyaz tenli, geniş göğüslü, iri yapılı bir insandı. Kulağında siyah bir beni vardı.Davranışları dengeli ve kararlı idi. Daima tedbirli davranırdı. İyi ahlaklı olarak bilinirdi.
Son yılları ve ölümü
Orhan Gazi, son yıllarında Osmanli devletinin idaresini oğlu Murat Bey’e bırakarak Bursa’da sessiz geçirmiştir. Ölüm nedeni ve yılı hakkında tarihçiler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Zamanının tarihçisi olan Aşıkpaşazade Orhan Bey’in Süleyman Bey’le aynı yılda, 1358de, öldüğünü yazmaktadır. Bazı tarihçiler 1360 yılında 79 yaşında iken vefat ettiğini bildirirler ve diğerleri ise ölümünün 1362′de olduğunu belirtir. Orhan Bey Bursa’da Gümüşlü Kümbet’te babasının türbesine gömülmüştür.
Eşleri
Orhan Bey’in adları bilinen üç eşi de Rum asıllı olup bunlar Yarhisar tekfurunun kızı Nilüfer Hatun adını alan Holofira; Bizans İmparatoru III. Andronikos Palaiologos’un kızı Asporça ve Bizans İmparatoru VI. Yannis Kantakuzenos’un kızı Teodora. Asporça ve Teodara’ın İslam dinine girip girmedikleri bilinmemektedir.
Asporça : Bizans İmparatoru III. Andronikos’un kızı;
Nilüfer : Yarhisar Tekfuru kızı;
Teodora Kantakouzene : Bizans İmparatoru VI. Yannis Kantakuzenos’un kızı.
Erkek Çocukları
Orhan Gazi henüz hayattayken, en büyük oğlu olan Süleyman Gazi (Süleyman Paşa olarak da bilinir) attan düşerek vefat etmiştir. Kısa bir süre sonra babası Orhan Gazi’nin de ölümü üzerine tahta küçük kardeşi I. Murat (Murad Hüdavendigar) geçmiştir. Üçüncü Osmanlı padişahı olan Murad Hüdavendigar, Nilüfer Hatun’un oğludur.
Süleyman Gazi
Murad Hüdavendigar, Kosova Savaşısonrasında savaş alanındaki ölü ve yaralıların durumunu incelerken aslında yaralı olup, ölü gibi yere yatan Milos Obilic I.Murad yanına geldiği zaman hançerle arksından vurarak öldürmüştür.İbrahim, Eskişehir valisi (1316 – 1362). Kardeşi Murad tarafından öldürülmüştür.
Halil
Kasım
Eyüp
Kız Çocukları
Fatma Hatun
Şehzade
Hadice
Popüler kültürde Orhan Gazi
Yönetmenliğini Ezel Akay’ın yaptığı “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü” adlı film Orhan Gazi döneminin Bursa’sında geçer. Filmde Orhan Gazi’yi Ragıp Savaş canlandırmıştır.
Orhan Bey ( 08.09.1280)- (27.09.1359) Osmanlı padişahlarının ikincisi.
Saltanatı: 1326-1360
Babası: Osman Bey – Annesi: Mal Hatun
Doğumu: 1281 Vefatı: 1360
Sultan Osman Gazi’nin oğlu olup, dedesi Ertuğrul Gazi’nin vefat ettiği 1281 senesinde Söğüt’te doğdu. Küçük yaştan itibaren tam bir disiplin ve intizam ile istikbalin beyi olacak şekilde yetiştirildi. Şeyh Edebali ve Dursun Fakih gibi alimlerden ilim öğrenip, feyz aldı. Gençliğinden itibaren Bizans tekfurlarıyla olan gazalara katıldı. Kumandanlık ve devlet idaresi konularında bilgi ve tecrübe kazandı. Babasının yaşlılığı dolayısıyla 1324′ten itibaren devlet idaresinin başına geçti. Osman Gazi, onu Bursa’nın fethiyle görevlendirdi.
Orhan Bey’in 1326′da Bursa’yı fethi sırasında Osman Gazi vefat etti. Babasının naşını Bursa’da Gümüşlü Kümbet’e naklettikten sonra Osmanlı Devleti’nin ikinci sultanı olarak tahta geçti ve devlet merkezini Yenişehir’den Bursa’ya nakletti.
Bundan sonra fetih ve gaza hareketlerine hız veren Orhan Gazi, 1329′da Bizans kuvvetlerini Pelakanon’da ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra 1330′da İznik’i aldı. Devletin geçici merkezi haline getirilen İznik şehri imar edilerek, İslamî eserlerle süslendi. Orhan Gazi, İznik’in en büyük kilisesini camiye çevirerek burada Cuma namazı kıldı.
Fetih hareketlerine devam eden Orhan Gazi, 1331′de Taraklı, Mudurnu ve Göynük kasabalarını, 1333′de Gemlik, 1336′da Kirmastı, Mihaliç ve Ulubat kasabalarını zaptetti. 1337′de İzmit’in fethi ile Kocaeli yarımadasının tamamı Osmanlıların eline geçti.
1353′te Bizans’taki iç karışıklıklardan faydalanan Orhan Gazi, Gelibolu’da Çimbe kalesine sahip oldu. Bu, Osmanlıların Rumeli’ye geçerek bölgeyi tanımaları ve gelecekteki fetihleri bakımından önemli rol oynadı. Nitekim oğlu Süleyman Paşa’yı Rumeli’deki kuvvetlerin başına tayin eden Orhan Gazi, Bolayır’dan Tekirdağ’a kadar olan bölgeyi fethettirdi.
Diğer taraftan Anadolu’da da birliği sağlama çalışmalarına hız veren Orhan Gazi; Karesioğullarından 1345′te Balıkesir’i, 1350′de ise Bergama ve Edremit’i, Eretna beyliğinden de 1354′te Ankara’yı aldı.
Orhan Gazi, büyük oğlu Süleyman Paşa’nın 1359′da bir av sırasında attan düşerek vefat etmesi üzerine üzüntüsünden hastalandı ve 1360 yılında vefat etti. Bursa’daki Gümüşlü Kümbet’e defnedildi. Yerine oğlu I. Murat geçti.
Şahsiyeti nesillere örnek mahiyette olan Orhan Gazi, halim-selim olup, son derece merhametliydi. Kolay kızmaz, kızınca da belli etmezdi. Askerlerini ve tebeasını kendisinden fazla korurdu. Çok adildi. “Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa geciken adalet zulümdür.” buyururdu. Orhan Gazi’nin İslam ahlakına hayran olup, adaletine gıpta eden hıristiyanlar kendi soyundan ve dininden hanedanların yerine, Osmanlı idaresini tercih ederlerdi.
Orhan Gazi devrinde fethedilen beldeler ilmî, mimarî ve sosyal tesislerle süslendi. İznik fethedilince, manastırını medreseye çevirterek ilk Osmanlı medresesini kurdu. Yine İznik’te yaptırdığı imaretin açılışında kendi eliyle fakirlere ve gazilere aş dağıttı. Ahalisinden müslim ve gayr-i müslim hiç kimsenin aç kalmamasına gayret etti.
Cihattan vazgeçmez ve emri altındakileri devamlı Allahü tealanın dinini yaymaya teşvik ederdi. Oğlu Murat Gazi’ye “Oğul! Cennet mekan babam Osman Gazi Han bir avuç toprağı beylik yaptı. Biz Allah’ın izniyle beyliği sultanlığa çevirdik. Sen daha da büyüğünü yapacaksın! Osmanlı’ya iki kıta üzerine hükmetmek yetmez. Zira İ’la-yı kelimetullah (Allahü tealanın ismi şerifini yüceltmek, İslamiyet’i yaymak) azmi iki kıtaya sığmayacak yüce bir azimdir.” diyerek son vasiyetini yapmıştır.
Hakkında Yazılanlar
1.Orhan Gazi
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi
Bu kitapta, Orhan Gazinin, beyliğin toprak genişliğini altı kat arttırarak 95 bin kilometrekareye çıkardığını, devletin nüfusunu 3 binden 3 milyona vardırdığını, 0 bin kişilik bir ordu beslediğini ve bu ordunun sefer anında 100 bine ulaştığını, ilim adamlarıyla el ele vererek devleti imar ettiğini, hıristiyan halkın, idarecilerin zulmünden bıkarak Orhan Gazinin adaletine sığındıklarını,üçük bir beylikten koca devletin temelinin nasıl atıldığını bulacaksınız.
* Osman Bey’in hastalanması üzerine son yıllarında beyliği oğlu Orhan Bey yönetmeye başlamıştı.
* Osman Bey’in fetih politikasını devam ettiren Orhan Bey, Bursa’yı alarak Osmanlı Devleti’nin başkenti yaptı (1326).
* Osmanlı kuvvetlerinin Bizans üzerine akınlarını devam ettiren Orhan Bey, İznik’i kuşatırken Osmanlı komutanları Kocaeli Yarımadası’ndaki kaleleri fethettiler.
* Bunun üzerine Bizans İmparatoru III. Andronikos; Osmanlı ilerleyişini durdurmak ve Osmanlılar’ın eline geçen kaleleri geri almak için ordusuyla Anadolu’ya geçerek Orhan Bey üzerine yürüdü.
* Kocaeli Yarımadası’daki Dragos Çayı kenarında yapılan Palekanon(Maltepe) Savaşı’nı Osmanlı kuvvetleri kazandı (1329).
* Bu zaferden sonra İznik ve Gemlik fethedildi. Daha sonra ise İzmit ve Kocaeli Yarımadası fethedilerek Osmanlı hakimiyeti İstanbul Boğazı’na kadar ulaştı (1337).
Maltepe Savaşı
* Balıkesir ve çevresine hakim olan Karesioğulları Beyliği’ndeki iç karışıklıklardan yararlanan Orhan Bey, bu beyliğin topraklarını Osmanlı topraklarına kattı (1345).
NOT: Osmanlı Devleti’ne katılan ilk beylik olan Karesioğulları’nın Osmanlı’ya katılması ile Anadolu Türk Birliği’ni sağlama yolunda ilk adım atılmıştır. Bu beyliğin donanmasının Osmanlı Devleti’ne geçmesi Rumeli’ye geçişi ve Marmara Denizi’ndeki adaların fethini kolaylaştırmıştır.
* Marmara Denizi’ndeki adalar 1352′de alınmıştır. 1354 yılında ise Ahilerden alınan Ankara Osmanlı topraklarına katılmıştır.

    Forum Saati C.tesi 22 Eyl. 2018, 10:39