WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

***Wep Arısı Arı Bir Sitedir. Wep Arısı Gerçek Düşünçeyi Yansıtan Sitedir***


Hılfu'l-Fudul Antlaşması

Paylaş
avatar
Beautiful

Mesaj Sayısı : 151
Points : 32558
Reputation : 7
Kayıt tarihi : 07/12/12
Yaş : 38

Hılfu'l-Fudul Antlaşması

Mesaj tarafından Beautiful Bir C.tesi 01 Haz. 2013, 02:24


Hılfu'l-Fudul Antlaşması

İbnu Hişam,
İbnu İshak'tan naklen şöyle diyor: "... Bir antlaşma
yapmak üzere Kureyş kabileleri birbirlerini davet ettiler ve Abdullah
ibnu Ced'an'ın evinde toplandılar. Şerefine ve
yaşına hürmeten toplantı onun yanında yapıldı.
Haşimoğulları, Muttaliboğulları, Esed ibnu
Abdiluzza, Zühre ibnu Kilab ve Teym ibnu Mürre gerek Mekke halkından,
gerek Mekke dışından oraya gelen biri zulme
uğradığında onun yanında yer alacakları
konusunda yemin ettiler. Zulmü defedinceye kadar zalimin
karşısında dikileceklerdi. İşte bu antlaşmaya
Kureyşliler, Hılfu'l-Fudul adını verdiler." (1)
İbnu İshak diyor ki: "Muhammed ibnu Zeyd ibni Muhacir'in Talha
ibnu Ubeydillah ibni Avf'tan onun da Zühri'den rivayet ettiğine göre
Zühri, Resulullah (s.a. s.)'in şöyle dediğini duymuştur:
"Ben Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde yapılan bir
antlaşmada hazır bulundum. Böyle bir toplantıda hazır
bulunmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha
sevimlidir. İslam'da da böyle bir antlaşmaya davet edilsem yine
icabet ederim." (2)


Süheyli diyor ki:
"Humeydi'nin Süfyan'dan, onun Abdullah'tan, onun da Hz. Ebu Bekir'in
Muhammed ve Abdurrahman isimli iki oğlundan rivayet ettiği şu
hadisi şerif yukarıdakinden daha kuvvetli ve evladır: "Ben
Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde yapılan bir antlaşmada
hazır bulundum. Eğer İslam'da böyle bir antlaşmaya davet
edilseydim kabul ederdim. Orada, hakları alıp sahiplerine iade
etmek ve zalimin mazlumu ezmesine engel olmak üzere ahitleştiler."


Hılfu'l-Fudul
antlaşması Ficar savaşından sonradır. Çünkü tercih
edilen rivayete göre Ficar Savaşı, Resulullah (s.a.s.)'ın on
yaşlarında olduğu sırada Şaban ayında
gerçekleşmişti. Hılfu'l-Fudul ise, peygamberlikten yirmi
yıl önce Zilkade ayında meydana gelmiştir.


Arap kavmi arasında
en şerefli antlaşma olarak kabul edilen antlaşma işte bu
antlaşmadır. Bu fikri ilk defa ortaya atan ve insanları böyle
bir antlaşmaya ilk davet eden Zübeyr ibnu Abdilmuttalib'dir.




Hılfu'l-Fudul
Antlaşmasının Sebebi


Hılfu'l-Fudul
antlaşmasını hazırlayan gelişme şu olay oldu:
Zübeyd oğullarından bir kişi Mekke'ye ticaret malı
getirmişti. As ibnu Vail onu satın aldı. Fakat
hakkını vermedi. Bunun üzerine Zübeyd oğullarından olan
kişi daha önce anlaşmalı olduğu kabilelerin ileri
gelenlerine müracaat etti. Fakat onlar kendisine yardım etmekten
çekindiler ve onu kovdular.


Zübeydi başına
gelen bu bela üzerine Ebu Kubeys dağının tepesine
çıktı. O sırada Kureyşliler Kabe'nin çevresinde
kendilerine ait localarında bulunuyorlardı. Zübeydi yüksek sesle
şöyle bağırdı:


"Ey
Fihroğulları! Bir mazluma yetişin.


Mekke'nin ortasında
malı elinden gitti.


Ey toplananlar! Kabe'de
grup grup


Umresini yapamayan
perişan bir ziyaretçi var.


Ey Hicr ile
Haceru'l-Esved arasında toplananlar!


Bu mukaddes yer, keremini
tamamlayanlarındır.


Günahkar ve zalim
kişinin elbisesi,


Ona saygı ve asalet
vermez."


Bu çağrı
üzerine Zübeyr ibnu Abdilmuttalib ayağa kalkarak: "Bu işin
peşi bırakılmaz" dedi. Sonra Abdullah ibnu Ced'an'ın
evinde toplandılar. Ev sahibi onlara yemek hazırladı. Haram
aylardan olan Zulkade ayında antlaşma yaptılar. Zalime
karşı mazlumun yanında birlik halinde bulunacakları ve
zalimden hakkını alıp mazluma iade edinceye kadar mücadele
edecekleri üzere Allah'a söz verdiler. Sonra yürüyüp As ibnu Vail'in yanına
gittiler. Satılan malın karşılığını
kendisinden çekip aldılar ve sahibine verdiler." (3)


Abdurrahman ibnu Avf
(r.a.) Resulullah (s.a.s:) efendimizin şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Amcalarımla birlikte İyi Kişiler
Antlaşması'nda bulundum. O zaman daha genç yaştaydım. Bu
anlaşmayı bozmam karşılığında
kırmızı develerimin olmasını istemem (yani
karşılığında kırmızı develer verilse
de yine bu anlaşmayı bozmak istemem.)." (4)




Hılfu'l-Fudul
Antlaşmasından Çıkarılacak Önemli Bazı Dersler


1. Zulüm ve şirkin
insanları kuşattığı zamanlarda Allah (c.c.) o zulüm
ve şirki kaldırmak için peygamberler göndermiştir.
Peygamberler ve onlara iman edenler, yeryüzünde zulüm ve şirk
kalmayıncaya kadar zulüm yuvaları ve şirk müesseseleriyle
mücadele etmeyi kendilerine prensip edinmişlerdir. Son peygamber Hz.
Muhammed (s.a.s.) daha peygamberlikle görevlendirilmeden "mazlumun
yanında durmak ve zalimin karşısında direnmek"
maddesinden ibaret olan dolayısıyla hem cahiliye devrinde hem de
İslam'da büyük önem taşıyan Hılfu'l-Fudul
antlaşmasına katılmıştır. Resulullah (s.a.s.)
peygamberlikle görevlendirildikten sonra da hep mazlumun yanında yer
almış zalimin karşısına
çıkmıştır. Nitekim Resulullah (s.a.s.) henüz zayıf
durumda olduğu Mekke döneminde Ebu Cehil tarafından malı gasp edilerek
zulme uğrayan ve baş vurduğu her kapının yüzüne
kapatılması sonucunda çaresiz duruma düşen bir
yabancının hakkını ondan almıştır.
Ayrıca Resulullah (s.a.s.)'ın zulme uğrayan sahabilerine ilk
hicret mekanı olarak Habeşistan'ı tercih etmesinin sebebi
orada zulmün olmamasıydı. Kısacası Resulullah (s.a.s.)
hayatı boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında
olmuştur. Resulullah (s.a.s.)'den sonra yeni bir peygamber
gelmeyeceğine göre peygamberlerin varisleri olan gerçek alimlerin zulme
karşı mücadelede halka önderlik ve rehberlik yapmaları ve
halkı zulüm hakkında yeteri kadar bilgi sahibi kılmaları
gerekmektedir. Resulullah (s.a.s.)'in zulümle mücadele metodu Kitap ve sahih
sünnet kaynaklarımızda mevcuttur. Şu asrımızda
zulmün karanlığının her tarafı kapladığı
herkes tarafından bilinmektedir. Zulmün karanlığını
dağıtabilmek için Müslümanların mutlaka tekrar Kitap ve
sünnetin etrafında toplanmaları ve diğer meselelerde
olduğu gibi zulme karşı mücadele etmede de Resulullah
(s.a.s.)'in Kur'an ve sünnette belirtilen mücadele metoduna göre hareket
etmeleri gerekmektedir.




2. Resulullah
(s.a.s.)'in kendi kavmi içindeki olaylara
karıştığını görmekteyiz. Resulullah (s.a.s.)
Hılfu'l-Fudul antlaşmasına katıldığı gibi
ondan yaklaşık on yıl önce de kabileler arasında vuku
bulan meşhur Ficar savaşına katılmıştır.
Resulullah (s.a.s.)'in daha gencecik yaşta kavmiyle haşir
neşir olması ve olayların içinde bulunması onun dürüst ve
"emin" lakabını kazanmasına vesile oldu. Kitap ve
sünnetin ihyası için gece gündüz demeden çalışan günümüz
davetçilerinin de mutlaka halkla kaynaşmaları, onlarla haşir
neşir olmaları, onların dertleriyle dertlenmeleri ve
yararlı gördükleri her türlü etkinliğe katılmaları
gerekmektedir. İnsanların arasına inmeyen bir davetçi
halkın dert ve sorunlarını bilemeyeceği gibi onlara
hiçbir yarar da sağlayamaz.




3. Allah (c.c.)
Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurmaktadır:
"Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan
başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da
göremezsiniz." (Hud, 11/113) Mealini verdiğimiz bu ayetten
anlaşıldığı üzere değil zulme iştirak
etmek, zulme meyletmek dahi çetin bir azaba yakalanmanın alametidir.
Ayrıca yukarıda mealini verdiğimiz ayetin, hakkında
"Hud suresi beni kocalttı" anlamındaki hadisi şerif
bulunan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" mealindeki
ayetten hemen sonra gelmesi ayrı bir anlam taşımaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de zulüm manasına gelen kelimelerin
dışında sadece zulüm kelimesi ve ondan türeyen kelimeler
yaklaşık 300, Kütübi Tis'a'da ise tekrarlarla birlikte
yaklaşık 467 kere geçmektedir ki, bu da İslam'ın zulme ne
kadar karşı olduğunu göstermektedir. Ayrıca
bilindiği üzere İslam'da bir halifenin bulunması farzdır.
Bunun da iki ana sebebi vardır: Biri, dini muhafaza etmek; diğeri,
mazlumlara yardımcı olmak ve onların haklarını
korumak. Bütün bunlar zulmün ne kadar menfur ve çirkin olduğunu
göstermektedir.




4. Resulullah (s.a.s.)
"Mazlumun yanında zalimin karşısında olmak"
maddesini içeren daha doğrusu sadece bu maddeden ibaret olan
Hılfu'l-Fudul gibi bir antlaşma hakkında "şimdi de
davet edilsem icabet ederim" buyurarak o antlaşmayı
övmüştür. Günümüz Müslümanlarının Resulullah (s.a.s.)'in o
sözlerine kulak vermeleri ve o sözler ışığında
benzer meselelere yaklaşmaları gerekir. Çünkü mazlumun yanında
durmak ve zalimin karşısına dikilmek ancak gerçek müminlerin
kârıdır. Dolayısıyla kimden sadır olursa olsun ve
kime yapılırsa yapılsın zulüm zulümdür. Başka bir
adı da yoktur. Müslümanlara düşen görev zulme dur deyip zalimin
zulmüne engel olmaktır. Şayet olamıyorlarsa en azından
dile getirmeleri ve yazmaları gerekir. Şunu da unutmamak gerekir
ki, zalimin zulmüne karşı sessiz kalmak zulmü dolaylı bir
şekilde benimsemek demektir.


Şunu da unutmamak
gerekir ki mazlumun dini sorulmaz. Her şeyden önce ona yapılan
zulme engel olmak lazımdır. Binaenaleyh, mazlumun yanında
olmak, onun hakkını aramak ve korumak ve zalimin zulmüne engel
olabilmek amacıyla atılan her adımı desteklemek ve bu
doğrultuda yapılan ciddi davetlere icabet etmek, bunu yaparken de
şahsi çıkarları ve ırki saikleri hiçbir zaman ön plana
çıkarmamak gerekmektedir. Zulme uğrayan Kürt ,Türk, Arap ya da
başka bir ırktan olabilir. Zulüm oklarının
düştüğü yer Irak Kürdistan'ı veya Bosna-Hersek, Çeçenistan,
Cezayir, Filistin ya da Keşmir olabilir. Gerçek Müslümanların
görevleri hakkı haykırmak, yapılan zulmü dile getirmek ve bir
ırka veya bir bölgeye karşı gösterdikleri hassasiyeti
diğer bölgelere karşı da göstermektir. Zira Allah (c.c.)
Kur'an-ı Kerim'de mealen: "Mü'minler ancak kardeştirler."
(Hucurat, 49/10) buyuruyor. "Ancak Kürtler veya Türkler ya da Araplar
kardeştir" demiyor. Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifte
mealen: "Müminler, birbiriyle kenetlenmiş bir duvarın
kerpiçleri gibidirler" diyor. "Kürtler veya Araplar ya da Türkler
birbirleriyle kenetlenmiş bir duvarın kerpiçleri gibidirler"
demiyor. Şu halde kamil bir Müslüman, insanlar ve bölgeler arasında
asla ayırım yapamaz ve herhangi bir halka veya bir bölgeye
yapılan zulmü kendi halkına ve kendi bölgesine yapılmış
gibi kabul eder. Şu hakikati dile getirmeden geçemeyeceğim:
Şuurlu Müslümanların kamuoyunun hakimiyetini ellerinde tutan ve
yıllardır kendimin de abone olduğu İslami bazı
gazeteler ve bu gazetelerde yazılar yazan kamuoyunda ün yapmış
bazı köşe yazarları Bosna'ya, Keşmir'e, Çeçenya'ya vb.
yerlere karşı duydukları ilgi ve gösterdikleri hassasiyeti
(ki, bunu takdirle karşılıyorum) bugüne kadar Müslüman Irak
Kürdistanı'na daha doğrusu Müslüman Kürt halkına
karşı göstermemişlerdir. Irak Kürdistanı'ndaki
İslami çalışmalar hususunda dahi buradaki halkı aydınlatmamışlardır.
Söz konusu gazete ve yazarların orada yaşayanların dertlerini
dile getirmeleri ve o dertlere çare aramaları gerekirken maalesef:
"Aman dikkat! Kuzey Irak'ta Amerika ve İsrail güdümünde bir Kürt
devleti kuruluyor" veya: "İsrail'in Kürt kartı"
başlığı altında sayfalar dolusu dizi yazılar
yazdılar ve o yazılarda -doğru da olabilir yanlış
da- bazı şahsiyetleri itham altında bıraktılar.
Kerkük ve çevresinde Amerikan ve İsrail güdümlü bir Türkmen devleti
kurulsaydı acaba aynı alerjiyi duyacaklar mıydı?
Doğrusu merak ediyorum ve yine daha önce kurulmuş olan bazı
bölge ülkeleri Amerika ve İsrail güdümünde değiller mi? Ve sabah
akşam İsrail'i tesbih ederek kalkıp oturmuyorlar mı? Ama
sıra Kürtlere gelince kıyametler koparılıyor. Evet.
Amerika ve İsrail'in ajanları bölgede cirit atıyor ve ciddi
bir oluşumun peşindeler ama buna sebep olan nedir? Bana
kalırsa Müslümanların bölgeye karşı ilgisizliği ve
oraya kardeş elini uzatmamalarıdır. Tabii ki bölge ülkelerinin
izledikleri siyaset de büyük rol oynamaktadır. Ben ister Irak
Kürdistanı'nda ister başka yerde olsun Amerika ve İsrail'in
desteklediği herhangi bir oluşuma karşı olduğumu ve
ister Kürt ister Arap ister Türk olsun zulme uğrayan herkesin yanında
ve zalimin karşısında olduğumu ve zulmü kaldıracak
Hılfu'l-Fudul gibi antlaşmaları desteklediğimi bir
Müslüman olarak burada ilan ediyorum.




Dipnotlar:

1. İbnu Hişam
Sireti


2. A.g.e.

3. Bkz. Münir Gadban,
Resulullah'ın Hayatı ve Metodu, Risale, İst., C. 1, sh. 93-95,


4. Buhari,
el-Edebu'l-Mufred, 567 (el-Edebu'l-Mufred, Buhari'nin el-Cami'u's-Sahih'ten
ayrı müstakil bir kitabıdır); İbnu Hibban, el-Mevârid,
2062; Hakim, 2/220, Tefsir. Hakim: "İsnâdı sahihtir, ancak
Buhari ve Müslim Sahih'lerine almamışlardır" demiş
Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ahmed ibnu Hanbel, 1/190-193;
İbnu Hacer el-Heysemi, Mecmeu'z-Ze-vaid, 8/172






Kaynak: http://www.davetci.com/


    Forum Saati Salı 23 Ekim 2018, 22:06