WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

***Wep Arısı Arı Bir Sitedir. Wep Arısı Gerçek Düşünçeyi Yansıtan Sitedir***


Hz. MUHAMMED (s.a.s) DOGUMU, ÇOCUKLUGU VE GENÇLIGI

Paylaş
avatar
Beautiful

Mesaj Sayısı : 151
Points : 30668
Reputation : 7
Kayıt tarihi : 07/12/12
Yaş : 38

Hz. MUHAMMED (s.a.s) DOGUMU, ÇOCUKLUGU VE GENÇLIGI

Mesaj tarafından Beautiful Bir C.tesi 01 Haz. 2013, 02:21




Hz. MUHAMMED (s.a.s) DOGUMU, ÇOCUKLUGU VE GENÇLIGI




Insanligi hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini
saglamak üzere Allah Teâlâ tarafindan gönderilen
peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz,
genellikle kabul edildigine göre 2I Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü
Mekke'de dogdu. Islâm tarihi kaynaklari, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz.
Adem'e kadar siralanan Secere tablolari ile belirlemislerdir. Bu kaynaklarda Hz.
Peygamber'in yirminci göbekten atasi olan Adnan'a kadar ittifak edilmis,
ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazi farkliliklar ortaya çikmistir.
Ama O'nun Hz. Ibrahim'in oglu Hz. Ismail soyundan oldugunda süphe yoktur.
Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'in seceresi söylece
siralanir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâsim b. Abdümenâf
b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b.
Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b.
Ilyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.

Hz. Peygamber'in dogumundan iki ay kadar önce babasi Abdullah, ticarî
bir seferden dönüsünde Yesrib (Medine)'de vefat etmisti. Annesi
Amine, Kureys Kabilesinin kollarindan Benû Zühre'nin reisi Vehb b.
Abdümenaf'in kiz idi. O siralarda Mekke esrafi, çocuklarini çölde
bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip olduklari için
Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafindan ancak bir kaç kez
emzirilmis, süt anneye verilinceye kadar da amcasi Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe,
O'na süt annelik yapmisti. Daha sonra Mekke'ye komsu çöllerde
yasayan Hevâzin kabilesinin kollarindan Benû Sa'd'a mensup Halîme
bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmistir.
Mekke esrafi tarafindan Mekke'nin agir ve sicak havasi çocuklarin
gelisimine ve sagliklarina zararli görülüyor; ayrica hac münasebetiyle
her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabanci tesirler
altinda kalabildiginden, fesahat ve belâgata önem veren Mekkeliler çocuklarinin
dili ögrendikleri ilk yillarinin Arapçanin saf ve bozulmamis
sekliyle ve olanca fesahat ve belâgatiyla ari duru konusuldugu badiyelerde
geçmesini gerekli görüyorlardi. Bu bakimdan Araplar arasinda
fasih Arapçalari ile ün yapmis Benû Sa'd kabilesi arasinda
yaklasik ilk iki buçuk yilini geçiren Hz. Peygamber, ileride üstlenecegi
ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de
ruhen burada hazirlanmis oluyordu. Hz. Peygamber'in kirk yasindan itibâren
yürüttügü Islâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir
ki, aslinda mesakkatli, yorucu, bir takim sikintilari olan mukaddes bir
vazifedir. Iste bu yorucu ve mesakkatli görevi lâyikiyla yerine
getirebilmek için saglam ve sihhatli bir bünyeye sahip olmak
gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocuklugunun ilk yillarinda
Mekke'nin bogucu sicak ve sitmali havasindan uzaklasmis, suyu ve havasi güzel
bâdiyede saglikli bir sekilde gelisme imkânini bulmus oluyordu.
Diger taraftan güzel konusmanin kitleler üzerindeki etkisi malumdur.
Ileride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin süphesiz
iyi bir dil bilgisine sahip olmasi ve dili, davasinin ugrunda en iyi sekilde
kullanmasi gerekiyordu. Iste bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocuklugundan
itibâren davet faâliyeti için hazirlaniyordu. Yalniz kendisi
henüz o siralarda ileride peygamber olacagi konusunda hiç bir
bilgiye sahip olmadigindan, bu hazirlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek
olmayip, Cenâb-i Hakk'in yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe
altinda tutmasi seklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi
Halime'nin yaninda iken vukû bulan "Gögsünün yarilmasi"
(Serhu's-Sadr veya Sakku's-Sadr) olayini da yine davete hazirlik olarak
degerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in gögsü, görevli
iki melek tarafindan yarilmis, kalbi çikarilarak Seytanin ve nefsin
tasallut ve saptirmasindan arindirilmis ve Zemzem'le yikanarak tekrar yerine
konulmustur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazirlanmis
oluyordu.

Serhu's-sadr olayindan sonra süt anne halime tarafindan Mekke'ye
getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen
Hz. Muhammed, alti yasina kadar annesi Amine'nin yaninda kaldi. Bu siralarda
Amine, Hz. Peygamber'i de yanina alarak Medine'deki akrabalarini ziyarete
gitmisti. Bu vesile ile, alti yil kadar önce Medine'de ölen esinin
kabrini de ziyaret etmis olacakti. Bir ay süren bir misafirlikten sonra
Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklasmadan Ebvâ
denilen köyde Âmine aniden rahatsizlandi ve vefat etti; oraya da
defnedildi. Artik hem yetim, hem de öksüz kalan çocugu bu
yolculukta kendilerine refakat eden dadi Ümmü Eymen Mekke'ye getirip
dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yasli dede, kalben büyük bir
muhabbet besledigi bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yil bagrina basti. Abdülmuttalib'in
temsil ettigi Hâsimogullarinin Mekke'deki itibâri ile Abdülmuttalib'in
sahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle
bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar
bulup çikarmis olmasi, onun Mekke'de kendisine son derece saygi duyulan,
sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline
gelmesini saglamisti. Abdülmuttalib, Kâbe duvarina bitisik olarak
sirf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini
tasiyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkinin çesitli problemlerini dinler
ve çözüm yollari arardi. Dedesi Abdülmuttalib'in yanindan
hiç ayrilmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de
yapilan idareye ve çesitli problemlere ait müzâkerelerde de
dedesinin yaninda bulunuyor ve daha o yaslarindan itibaren zulmün hâkim
oldugu Mekke toplumunda ortaya çikan problemleri, insanlarin dinî,
idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden
nasil bir batakligin içinde bulunduklarini yakindan görüp idrâk
ediyordu.

Hz. Peygamber sekiz yasina geldigi zaman Abdülmuttalib seksen iki
yasina erismisti ve yasli bünye, ugradigi hastaliklara tahammül
edemeyerek bu dünyadan ayrildi. Abdülmuttalib vefatindan önce
sevgili torununu ogullari arasinda, Hz. Muhammed'in babasi Abdullah'la ana-baba
bir kardes olan Ebû Talib'e teslim etmisti. Artik Hz. Muhammed sekiz
yasindan yirmibes yasina kadar amcasi Ebu Talib'in yaninda kalmistir.

Gelecekte peygamber olacagi hakkinda ne kendisinin ne de çevresinin
kesin bir bilgisi olmadigindan, tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu
devrelerdeki hayati hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i
degil, ayni zamanda diger Mekkelileri de ilgilendiren bazi olaylarda Hz.
Peygamber'in aldigi yer ve oynadigi rol, kaynaklarimizda tespit edilmistir. Bu
devreye ait mevcut bilgiler arasinda süphesiz önemli olanlarindan
birisi, Hz. Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karsilasmasi
meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaslarinda iken amcasi Ebû Tâlib
ile birlikte Sam'a dogru yol alan ticarî bir kervana katilmis ve kafile
Sam yakinlarinda Busrâ adli bir mevkide mola verdigi zaman buradaki
manastirda bulunan Bahirâ adli râhib, Islâm kaynaklarina göre
Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çikmasi
beklenilen son peygamber olabilecegi kanâatine varmisti. Müstesrikler
bu olayi kendi yanli bakis açilari ile ele alarak Islâm'in
dogusunda Hristiyan rûhiyâtinin etkileri oldugunu, Râhib Bahîrâ'nin
dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî suuru
gelistirerek ileride Islâm'i ortaya attigini iddia ederlerse de, Islâmiyet'in
temelini olusturan tevhid akidesi ile Hristiyanligin temeli olan teslis *
inancinin aslâ bagdasamaz bir karakterde olusu, Islâm'in
Hristiyanlik'da mevcut teslis düsüncesini sirk olarak kabul etmesi, bu
iddiânin ne derece asilsiz ve gülünç oldugunun en açik
delillerindendir (genis bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).

Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardindan daha sonraki yillarda diger amcalari
ile birlikte Mekke. disina yapilan bazi ticari seferlere katilmis, muhtelif bölgelerde
yasayan insanlarin farklilik arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve
vaziyetleri hakkinda bilgi sahibi olmustur. Peygamber Efendimizin daha sonralari
Islâm'i teblig ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî
olduguna göre cereyan eden bu olaylari da O'nun peygamberlige ilmen
hazirlanmasi olarak degerlendirmek gerekir.

Cenâb-i Hakk'in kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi
rûhen de davete hazirliyor ve cahiliye döneminin her türlü
sirk ve sapikligindan, kötülük ve ahlâksizligindan uzak
tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayrami olan Büvâne'ye
çocukluk yillarinda amca ve halalarinin zorlamalari ile götürülen
Hz. Muhammed, âdet üzere diger akrabalarinin yaptigi sekilde burada
hazir bulundurulan bir puta tapmak içiri siraya girdiginde, henüz
kendisine sira gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alikonulmus ve
olayin hasyeti içerisinde Hz. Peygamber kisa bir bayginlik geçirmisti.
Bu olaydan sonra artik akrabalari O'na putlara tapmak için her hangi bir
israrda bulunmadilar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk
yillarindan itibâren hayati boyunca aslâ hiç bir puta
tapmadigi gibi, onlar adina kurban kesmemis, putlar adina kesilen hayvanlarin
etini yememis, onlar adina yemin etmemis, hatta onlarin adini dahi agzina
almaktan hoslanmadigini belirtmisti.

Geçim sikintisi çeken amcasi Ebû Tâlib'e yardimci
olmak için gençlik yillarinda Mekkelilere ücretle çobanlik
yapan Hz. Muhammed, çobanligi sirasinda Mekke'nin dagdagali, debdebeli,
sirkin hâkim oldugu havasindan uzaklasarak tabiatla karsi karsiya gelmis,
bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü geliserek herseyin yaraticisi
olan Cenab-i Allah'in varligi ve birligini, O'na esler kosmanin sapiklik
oldugunu iyice kavramis, karsilastigi bir takim sikinti ve mesakkatler O'nu rûhen
olgunlastirmisti. Çobanlik yaptigi günlerden birisinde sürüsünü
bir çoban arkadasina emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece
eglencelerini seyretmek için kirdan sehire inen Hz. Peygamber, eglence
yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-i Hakk'in kendisine verdigi bir uyku
ile, içkilerin içildigi, oyunlarin oynandigi, ahlâksizliklarin
yapildigi bu isret âlemini seyretmekten dahi alikonulmustu. Bir baska
sefer yine böyle bir eglenceyi seyretme arzusu ayni sekilde engellenmis;
artik bir daha da Hz. Peygamber böyle bir seye tesebbüs etmemis, istek
de duymamisti.

Hz. Peygamber yirmi yaslarinda iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi
arasinda Ficâr Harbi vukû buldu. Aslinda savasabilecek bir yasta ve
güçte olmasina ragmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savas alaninin
gerisine düsen oklari toplayip amcalarina vermekle yetinmisti. Böylece
genellikle cephe gerisinde bulunmasina ragmen bu olayin O'nda harp taktik ve
teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler olusturdugu bir gerçektir.
Peygamberliginden sonra dahi hatirladigi zaman bir üye olarak katilmaktan
seref ve iftihar duydugunu açikça belirttigi Hilfü'l-Fudûl
ise hemen bu savastan sonra gerçeklesmisti. Bu vesile ile Hz. Peygamber,
cemiyet meselelerini yakînen tanimis, câhiliye toplumunda güçlünün
güçsüzü nasil ezdigini, güç ve kuvvet
karsisinda zâlimlerin nasil eriyip titredigini örnekleriyle görmüstü.

Yirmibes yasinda bizzat kendisinin idare ettigi bir ticaret kervani Hz.
Muhammed'i Hz. Hatice ile karsilastirdi ve aralarinda gerçeklesen
evlilik, Hz. Muhammed'in amcasi Ebû Tâlib'in yanindan ayrilip yeni
bir aile yuvasi kurmasini sagladi. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayisiyla Hz.
Hatice'den alti çocugu olmustu. Bunlardan dördü kiz olup
Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtima adlarini
almislardi. Bunlarin dördü de babalarinin peygamberligine erismisler
ve O'na iman ederek hicret etmislerdir. Ogullari ise Kasim ve Abdullah adini
tasiyordu. Hz. Peygamber'in ilk oglunun adi Kasim oldugu için kendisine
Ebû'l-Kâsim künyesi verilmisti. Bazi kaynaklar bunlardan baska
Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adinda iki oglu daha oldugunu
zikrederken, diger bazi kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'in lâkabi
oldugunu belirtmislerdir. Hicretten sonra dogan oglu Ibrahim ise Misirli câriye
Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocuklari henüz
küçük yaslarda vefat etmislerdi.

Hz. Hatice ile evliliginden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini
ticaret yoluyla saglamaya çalismis, bazan ortaklik yoluyla, bazan müstakil
olarak ticaret yapmisti Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlügü,
dogru sözlülügü, ahde vefasi, âdil ve âlicenâb
davranislari, herkes hakkinda iyimser davranip elinden gelen iyilik ve yardimi
yapmasi, yoksulun, muhtacin elinden tutmasi, yakinlarina ve akrabalarina karsi gösterdigi
ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri
ile derhal temâyüz etmis, çevrede herkesin güvenip itibar
ettigi, sayip sevdigi bir kisi hâline gelmisti. Bu sebeple Mekkeliler
kendisine "el-Emîn = güvenilir kisi" lâkabini
vermislerdi.

Hz. Peygamber'in otuz bes yasinda iken meydana gelen Kâbe tâmiri
olayi ve bu olay sirasinda el-Haceru'l-Esved'in* yerine konmasi meselesinde
Mekke sülâleleri arasinda çikan ve kanli bir çatismaya
dönüsme temâyülü gösteren anlasmazligi herkesi
memnun edecek bir tarzda ve âdil bir sekilde çözmesi, O'na
duyulan güveni daha da artirmisti.

Allah'in mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayisiyla herkeste
oldugu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar süphesiz
harekete geçmistir. Bu sebeple O'nda bu yillardan itibâren Rabbi
ile basbasa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde
islenen haksizliklar, zulümler, ahlâksizliklar, din adina icrâ
edilen sapiklik ve akilsizliklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi
câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalniz, sessiz, sakin
bir magarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlasilir.
Artik otuz bes yasindan itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle
Ramazan ayi boyunca Mekke'den uzaklasiyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtigi
Hira dagindaki bir magarada günlerini geçirerek Cenâb-i
Hakk'in varligini, birligini, kudret ve azametini, O'nun gücü
karsisinda mahlûkatin aczini ve zayifligini düsünüyor; Rab
Teâlâ'nin insanlara sonsuz nimetlerini, buna karsi insanoglunun nankörlügünü,
onlarin dinî, siyasî, ictimâi, ahlâkî vs. yönlerden
içerisine düstükleri kötü durumlari hatirliyordu.
Iste bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir
olgunluga götürdügü gibi tefekkür ve istidlâl
melekelerini gelistirerek aklî ve ilmî bir yücelige de
eristirdi.

Kaynak: Islam tarihi


    Forum Saati Salı 19 Haz. 2018, 02:31