WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

WEP ARISI SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ

***Wep Arısı Arı Bir Sitedir. Wep Arısı Gerçek Düşünçeyi Yansıtan Sitedir***


Kur'an'da Eğitim Üzerine

Paylaş
avatar
Beautiful

Mesaj Sayısı : 151
Points : 32093
Reputation : 7
Kayıt tarihi : 07/12/12
Yaş : 38

Kur'an'da Eğitim Üzerine

Mesaj tarafından Beautiful Bir Çarş. 30 Ocak 2013, 03:23



Kur'an'da Eğitim Üzerine


Terbiye
(eğitim), yetişkin nesiller tara­fından yetişmekte olan nesillere
yapılan her çeşit etkidir. Diğer taraftan terbiyeyi, Hz. Peygamber'in
görevi açısından ele aldığımızda; "tebliğ ve irşad" manasına gelir.
Tebliğ, eğitim ve öğretimi de içine alan bir terimdir. İrşad ise, bir
rehberliktir. Hz. Peygamber; "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için
gönderildim" buyurduğuna göre terbiyeyi "güzel ahlâk sahibi olma,
fazilete erme" ve erdirme faaliyetlerinin adı olarak da ifade
edebiliriz. Eğitimi Peygamber seviyesinde ele aldığımızda, "tebliğ"
etmek manasına gelir. Böylece öğretim de eğitimin içine girmektedir.
Tebliğ hem eğitimi ve hem de öğretimi içine alır.


Terbiye ile
eğitimin çok benzer tarafları olmakla beraber, eğitimin belli bir metoda
bağlı olması ile terbiyeden ayrıldığı söylenir. Eğitim mi terbiye mi
tartışması bizi meşgul etmemeli, aslolan iste­nilenin anlatılmasıdır.
Kur'an, eğitimi "Rab" ke­limesi ile ifade etmektedir. Elmalılı Hamdi
Yazır "Hak Dini Kur'an Dili" tefsirinde "Rab" kelimesi, terbiye manasına
gelmektedir. "Rab", gerçekte terbiye demektir. Yani "bir şeyi olgunluğa
ulaştı­rıncaya kadar tavırdan tavıra geçirmektir.


Demek ki,
Kur'an'da "rab" terbiye karşılığında kullanılmaktadır. Mutlak manada
kullanılınca eğitenin Allah olduğu ortaya çıkar. Yani Allah için
kullanılır. O zaman da, "Bütün varlıkların yetiştirilmesini yüklenmek"
anlamına gelir. "Rab" kelimesi tamlama olunca "sahip" anlamı­na;
"masdar" olarak kullanılınca da; a) İlimde ta­sarruf sahibi olmak, b)
Nefsini ilimle terbiye etmek manasını taşır.


Dilimize Arapçadan
geçen "terbiye" kelimesi, "rab ve riba" köklerinden gelir. Bunların
anlamları "bes­lenmek, tamamlamak, ziyadeleşmek, toplanmak, artmak,
çoğalmak"tır. "Terbiye" de lûgat anlamıyla kısaca "tamamlatmak, ıslah
etmek"tir. Terim olarak da "bir şeyi derece derece olgunluğa eriştirmek,
ye­tiştirmek" manasına gelmektedir.2


Rab, Arapçada "malik,
sahip, ulu" manalarına sıfat olarak kullanılır. Yine "Rab", Allah'ın
Kur'an'da ge­çen güzel adlarından (esma-i husnâsından) biridir de.
Kur'an'da "Rab" kelimesi, Allah'ın adı ola­rak 965 defa anılmıştır. Bu
keli­me, Kur'an'ın ilk tebliğ edilen ve (İkra'-Oku!) emriyle başlayan
beş âyetinde de geçer.


Kur'an'da Allah adı 2799 defa
tekrarlanmıştır. Ondan sonra en çok tekrarlanan Rab adıdır.3 Bu ad,
dualarda da çok defa yer alır. Arapçada isim ve sıfat olarak kullanılan
(Rab) kelimesi, çeşitli şekillerde Kur'an'da Allah ismin­den sonra en
çok geçen kelime­dir. Yetiştirici, gözetip koruyucu, ayrıca itâat olunan
efendi, her­hangi bir durumu düzelten kim­se, bir şeyin mâliki
mânâlarında kullanılıyor. İslâm'da ise bu ke­lime, "benzeri olmayan
efendi, verdiği nimetlerle mahlûklarının durumlarını düzelten, yaratma
ve emretmenin sahibi" anlamlarını kazanmıştır. Rab kelimesinin bu manası
anlaşıldıktan sonra Peygam­berimiz: "Hizmetçiler sahibine Rabbim değil,
sey­yidim desin" diyerek, insanların Rab olarak yalnız Allah'ı
tanımalarını, yalnız O'na bu şekilde hitap etmelerini emrediyor. Rab
kelimesinin Kur'an'da bu şekilde kullanılması, sadece mürebbi manasına
değil, terbiye gibi olan istilâ, teklîf, emir ve nehiy, tergîb ve
terhîb, taltîf, takdîr gibi eğitimin bütün unsurlarını ifâde etmektedir.
Allah için kullanılan Rab kelimesinde, sahip ve mâlik mânâları da
bulun­maktadır. Terbiye, bir şeyi kademe kademe tedric ile kemâline
ulaştırmaktır ki, bunun eseri istıfâ ve tekâmül olur.


Rabbin
Allah ismi olarak terim anlamı, "Bir şeyi de­rece derece halden hale,
nitelikten niteliğe geçire­rek olgunluk amacına eriştirinceye kadar
yetiştiren yaratıcı mutlak kudret sahibi"dir. Rab kelimesinin bu
anlamıyla Kur'an'da Allah'tan sonra en çok tek­rarlanmış olması, bize
İslâm dininde eğitim (ter­biye) sisteminin Allah inancına dayandığını ve
ilk, mutlak yetiştiricinin Allah olduğunu açıkça anlatı­yor. Kur'an,
bütünüyle bu sistemi kapsar. Hazret-i Muhammed'in peygamberlik hayatı da
bu sistemin uygulama örnekleriyle doludur. Bu örneklerin ba­şında ilk
yetişen olarak kendisi, sonra da kendisinin yetiştirdiği kişiler vardır.
Kur'an'ın bütününe yayıl­mış bulunan eğitim sisteminin başlıca ilkeleri
yine Kur'an'ın tertibine göre birinci sûresi olan ve beş vakit
namazlarının her rekâtında okunulan "Fa­tiha" sûresinde toplanmıştır.
Fâtiha, Kur'an'ın özetidir. Bu­nun için peygamberimiz, ona
"Ümmü'l-Kur'an: Kur'an'ın ana­sı" demiştir.


Hicretten önce 2. yıl
gibi henüz daha işin başında bulunulan bir devirde, Medine'den gelen
bir takım kimseler Mekke'de kısa bir müddet süren oturuşları sırasında
İslâm, îman ve gaye­lerine katılmak istediklerini be­lirttiklerinde
Peygamber Efen­dimiz onlara Kur'ânı ve İslâmî prensipleri öğretmek üzere
bir "mu'allim" (öğretmen) göndermiştir.


Suffa ilk İslâm
"üniversite"sidir. Bizzat Rasulullah burada dersler veriyordu; fakat
henüz başlangıçta bulunanlara okuma-yazmayı ve Kur'ân'ı öğretmek üzere
diğer bazı öğretmenler de vazife görüyorlardı. 'Ubâdet'ubnu's-Sâmit,
Kur'ân ve okuma-yazma öğ­reten muallimlerden biridir. Esasında bir yazı
müte­hassısı olan Abdullah ibn Sa'id ibn'il-'As, Rasulullah tarafından
"hikmet öğretmeni" olarak tâyin edilmiş­ti. Muhammed A.S.'ın okuma ve
yazmaya verdiği ehemmiyet, Bedr savaşında esir düşen müşrik düş­man
askerleri için fidye-i necât olarak adam başına 4.000 dirhem (takriben
12 kg. altın) biçildiği halde, bunlar arasında okuma-yazması olanların
Medineli 10 Müslüman çocuğa bunu öğretmek sûretiyle ser­best
bırakılmasını emretmesinde görülür. Bir hadîs âlimi, eserindeki bu
bahsin başlığını: "Müslümanla­rın müşrik öğretmenler edinmesine müsaade"
ola­rak tâyin ve tesbit etmiştir. Bu müşrik öğretmenler­den birinin,
herhalde Bedr'de uğradıkları ağır savaş yenilgisinin intikamını almak
üzere, küçük öğrenci­leri fena halde dövmekte olduğunu bugün kaynak
eserlerde okumaktayız.


İslâm eğitim anlayışında, doğuştan
getirilen içgü­dülerin -hiçbirisi dışlanmadan- hepsi geliştirilmiş ve
yönlendirilmiştir. Ayrıca cemiyet içinde ortaya çıkan bütün nefs
istekleri; bir arada olma, kazanç, itibâr, iktidâr, diğergâmlık,
tecessüs vb. ictimâî menşeli olan nefs istekleri de, kişinin kendine ve
içinde yaşa­dığı toplumun sağlığına uygun düşecek tarzda geliş­tirilmiş
ve yönlendirilmiştir.


İnsanda ister doğuştan gelmiş olsun,
isterse sonradan kaza­nılmış olsun her türlü istekle­rin doğuşu,
gelişimi, yönlendi­rilmesi ve söz konusu istekler­deki hedeflerin
değiştirilmesi, tamamen eğitim ve öğretimle ilgilidir. Uyanan bir
isteğin meşrû bir ortamda tatmîni, tatmîn edilemeyecekse, niçin tatmîn
edilemeyeceğini kişi­nin kendi nefsine açıklamasını ve iç kontrol gücünü
kullana­rak bu isteğinden vazgeçme­sini veya yönlendirmesini
öğ­retmeliyiz. İsteklerinden vazgeçmeyen yahut vazge­çemeyen insanlar,
başka insanlara ve içinde yaşadığı topluma ters düşen, cemiyetine uyum
göstermeyen insanlar olurlar. Bu gibi insanlar pek çok kötü
alış­kanlıklara düşebileceği gibi, suç da işleyebilirler ya da ruh
hastası olabilirler. Eğitim, insanları bu nok­talara getirmeden
çarelerini bulup göstermeli, ruh ve beden özelliğine ve içinde yaşadığı
toplum değer yargılarına göre öğretmelidir. İnsan, fıtratına uygun bir
biçimde, kendisini ve evreni yaratan Allah'ın Kur'ân'da bildirdiği gibi
güzel örneklerle eğitilirse, başarılı ve mutlu olacak yeteneklerle
donatılır.


Hz. Peygamber, kendi ifadesiyle bir "muallim" ola­rak
gönderilmiştir. O, büyük bir eğitimci, terbiyeci, aydınlatan bir
tebliğci, en son ve en mükemmel el­çidir. Bu seçkin elçi ve başarılı
muallim, çeşitli mad­di ve manevi sıkıntılar içinde, 'oku' emrini aldığı
andan itibaren eğitim ve öğretim işlerini fiilen üst­lenmiş; bu
faaliyetleri Mekke'de 'Daru'l-Erkam'da, Medine'de Mescidinde ayırdığı
'Suffa'da yürütmüş, 23 yıl gibi kısa bir zaman içinde o sert yapılı,
kaba tabiatlı ve imtizaçsız insanları kardeş yapmış, ta'lim ve terbiyeye
amade kılmıştır.


Hz. Peygamber onların başlangıçtaki baskı ve
zu­lümlerine sabır ve tahammül gösteriyor, ısrarlı öğ­retim ve eğitim
sayesinde onları etrafına kenetli­yor, en çok sevdikleri akrabalarıyla
lüzumu halinde savaştırıyor; onu kendi nefislerine tercih ettiriyor;
evlerini-yurtlarını terk ettirerek, bilmedikleri ülke­lere hicret
ettiriyor; dünyaya açılıyor ve (Bizans ve Sasan gibi) o günkü iki süper
gücün hiç adam yerine koymadığı geri bir toplumu ilim ve irfan potasında
yoğurarak bir 'ümmet-i vasat' inşa ediyor ve dünya dengesi kuruyor.
Sayıları gittikçe ço­ğalıyor, zeliller aziz oluyor; çok geçmeden dünya,
O'nun aydınlığıyla aydınlanıyor, çok başarılı bir muallim olarak
vazifesini tamamlıyor.


Peygamber'in en belirgin vas­fı
eğitici-öğretici olmasıdır. "Şüphesiz ben muallim ola­rak gönderildim"
buyurması da buna işaret etmektedir. O, bu sıfatıyla Kur'ân'ın
belirle­yiciliğinde, insanları aydın­latacak, iyiliklere teşvîk ede­cek,
kötülüklerden sakındıracak, hülâsâ insanlığın saâdeti için bir
muallimin yapması gereken her şeyi yapacaktır. Peygamber Efendimiz sık
sık şu hadîsi tekrarlamıştır: "Bir tek âlim, şeytana karşı (savaşta) bin
zahitten daha çetindir." Bu hadis ilme ve âlime ne kadar değer
verildiğini göstermektedir.


Eğitimde kadınların özel bir yeri ve
değeri vardır. Kadınlar, Rasulullah tarafından özel bir ihtimam ve
yetiştirilmeye tâbi tutulmuşlardır. Buhârî'nin belirt­tiğine göre,
haftanın bir gününü tamamen onlara tahsis etmiş ve bu günde sadece
onlara hitap etme ve onların suallerine cevap vermişlerdir. Ayrıca
Pey­gamberimizin zevceleri de bu gayret ve çalışmada vazife alıyorlardı.


Bilindiği
gibi Peygamberimizin zevcesi Hafsa okuma ve yazma bilmekteydi. Onun
zevcelerinden bir diğe­ri olan Âyişe, hukuk alanında yüksek bilgiye
sahip olmuş ve daha sonraki devrelerde, hatta en âlim er­kek hukukçular
tarafından bile, hukukî bilgisinden istifâde edilmek üzere devamlı
ziyâret edilip istişârî mütâlealalarına müracaat olunmuştur. Aynı
şekilde Âyişe, "şiir", "tıb", "Arab tarihi" (eyyâm'ul-Arab) ve Arabistan
kabilelerinin "ensâb" şecereleri üzerinde de üstünlük sağlamıştı.


Kur'ân-ı
Kerîm'de, bizzat Rasulullah'ın zevcelerine öğretimle meşgul olmaları
için yükletilmiş mecburi­yetler bulunmaktadır. Bir gün Rasulullah'ın
eline bir miktar para geçmişti; kızı Fâtıma gelip, kendi kocası kuyudan
su çekerken zorluk içinde kaldığını ve ken­disinin de un yapmak üzere
tâne öğütecek tâkatinin bulunmadığından bahisle, bu işlere yardım etmek
üzere bir köle satın almasını ondan istedi. Rasulul­lah ona şu cevabı
vermiştir:


"Suffa'daki insanların midelerini boş bırakarak sizin
istediğiniz şeyleri yerine getirememem; bütün para­yı onların
istifadesine tahsis edeceğim."


Suffa'daki talebeler,
mübelliğ-muallimler, iman taşı­yıcıları olarak Arap Yarımadası'nın dört
bir köşesin­de vazife görmek üzere kendilerini yetiştirip
hazırlı­yorlardı. Müslümanlar arasında ilk tasavvuf yoluna düşenler de
onlar arasından çıkmıştır. Bunlar İslâm ideali yolunda öyle kuvvetli
hatıralar bırakmışlardır ki, sonradan gelen birçok klasik devrin İslâm
yaza­rı, Suffa'da yetişen insanların hayat ve menkıbele­rinden bahseden
uzun isim listeleri ve biyografiler meydana getirmişlerdir. Kaynak
eserlerde, büyük İslâm hukukçusu İbn Mes'ûd ve Halife Ömer'in oğlu
Abdullah, Rasulullah'ın müezzini Bilâl Habeşî, rahib Ebû Âmir'in oğlu
Hanzele, büyük zahid Ebû Zerr, Yunan'lı Suheyb, İran'lı Selmân, ünlü
hadîs yazarı Ebû Hureyre, Irak Fâtihi Sa'd'ubnu Ebî Vakkaas ve diğerleri
görülmektedir. Bu listelerdeki Arabistan'ın en uzak bölgelerinde oturan
kabilelerden gelmiş in­sanların isimlerine de tesadüf edilmektedir ki,
bun­da şaşılacak bir şey yoktur.


Peygamber Efendimizin eğitiminde
sevginin, "sevgi toplumu"nun ayrı bir yeri vardır. Allah'ın Rasulü,
İslam toplumunun bir sevgi toplumu olduğunu fert­lere hissettirmek için
bir yöntem ortaya koymuş ve kişinin sevdiğini karşısındakine açıkça
söylemesini istemiştir. Bu sebeple sevginin İslam toplumunun tüm
üyelerine gösterilmesini arzu etmiş, bu konuda hiçbir ayırım
yapılmamasına işaret etmiştir. Hatta negatif ayrımcılığa duçar
olabileceklerini düşündü­ğünden olsa gerek, sevgi konusunda fakirlerin
daha fazla dikkate alınması gerekliliği üzerinde durmuş­tur. O, eşi Hz.
Aişe'ye, "Ey Aişe, fakirleri sev, onları yakınına al ki, Yüce Allah da
kıyamet gününde seni yakınına alsın" demiştir. Böylece, sevgiyle İslam
top­lumunu oluşturan fertlerin gönüllerinin birbirine
yakınlaştırılmasına ve aralarında ünsiyet ve ülfetin kalıcı hale
getirilmesine çalışılırken, fakir kitleye sevgiyle muamele edilmesi
istenmek suretiyle, on­ların bu güzel duygulara muhatap olması özelikle
istenmiştir. Bilhassa günümüzde bunun ne kadar önemli olduğu, çoğu üzücü
olayların çıkış sebebinin "sevgisizlik" olduğu görülmektedir.


Peygamber
Efendimizin eğitim sisteminde, insanla­rın kazanılması için çok çeşitli
usuller denenmiş ve en müessir olanlar üzerinde durulmuştur. Eğitim­de
yapılan bütün faaliyetler, insan fıtratına uygun olanlardır. Tebliğde
bulunduğu şahıs ve kabilelerin isimlerine dikkat eder, onların
isimlerine uygun te­villerde bulunur ve bu şekilde müessir olmayı
dener­di. Ayrıca Rasulullah, akrabalık bağlarının sağladığı yakınlığı,
davetin kabulünü sağlayan psikolojik bir unsur olarak görüp bunu bir
eğitim usulü olarak çe­şitli hadislerle tavsiye ediyordu.


Benu
Hanife reislerinden Sümame b. Üsal kendisi­nin de itiraf ettiği gibi
öldürülmeyi hak etmiş suçlar işlemiş azılı bir İslam düşmanı idi. Bir
müfreze onu yakalayıp Medine' ye getirdiği zaman Hz. Peygam­ber
Sümame'nin Mescid'de bir direğe bağlanmasını ve kendisine iyi muamelede
bulunulmasını ashabı­na emretmişti. Namaza giriş çıkışlarında da bizzat
kendisi onunla ilgileniyor ve iman teklif ediyor, fakat Sümame kabul
etmiyordu. Üç gün sonra Hz. Peygamber hiçbir karşılık almaksızın onu
affederek serbest bıraktığı zaman Sümame, o kadar hayret etmiş ve
hislenmişti ki, şehir çıkışında rastladığı ilk pınarda abdest alarak
tekrar Rasulullah'ın huzu­runa dönmüştü. Kelime-i şehadetten sonra o,
şöy­le diyordu: "Şimdiye kadar sen, benim nazarımda dünyanın en nefret
edilecek adamı idin. Şimdi ise ben, her şeyden çok sana hayranım."
Rasulullah'tan gördüğü iyi muamele ve af Sümame'ye öylesine te­sir
etmişti ki, memleketine dönüşünde umre için uğradığı Mekke'de, Müslüman
olduğunu ilandan çekinmedi.


Hz. Peygamber'in her karşılaştığı
insanın imana ka­vuşmasını sağlamak için her çareye ve her metoda
başvurmasındaki temel sebep, daha fazla insanı "hi­dayete
kavuşturmak"tı. Eğitimin hedeflediği "güve­nirlik" Rasulullah'ın
hayatında herkesin kabul ettiği mümeyyiz bir vasıf olmuştu.
Peygamberimizin düş­manları dahi O'nun şahsi hayatı hakkında en ufak bir
ithamda bulunamıyor, "emin"liğini ikrar mecburiye­tinde kalıyorlardı.
Eğitimde önemli bir özellik olan "uygulamalı eğitim"i O, insanlara
teklif ettiği husus­ları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin
yapabi­leceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Şüphesiz bu du­rum, davet
edilenler için önemli bir canlı misal oluş­turmaktaydı. Mesela; Umman
meliki el-Culendi'ye Rasulullah'ın İslam'a davet mektubu ulaştığı zaman
Hz. Peygamber'in hayatı hakkında bilgiler edinen melik şöyle diyordu:
"Allah beni ümmi peygambere delalet etmiştir. O peygamber, hiçbir
iyiliği kendisi ilk tatbik eden olmaksızın emretmiyor; hiçbir kötülüğü
de kendisi ilk terk eden olmaksızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip
gelecektir, engellenmeyecektir; mut­laka üstün çıkacak, darda
bırakılmayacaktır. O, ahde vefa gösterir, vaadi yerine getirir. Ben
kesinlikle ka­bul ediyorum ki, O bir peygamberdir."


Bugün
eğitimin varmak istediği nihai hedefi Rasu­lullah dost-düşman,
inanan-inanmayan hemen her­kese tabii hal ve yaşayışı ile âdeta ders
verir gibi ya­şıyordu. Bu sebeple; "yaşayışıyla güzel örnek olma"
kaidesinin müessiriyetini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz hayatıyla
örnek teşkil ettiği gibi, İslam'a davet ettiği insanların da İslami
yaşayışı görerek fi­kir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit
etmeleri­ne imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedr Gazvesi'nde ele
geçirilen esirlerin topluca bir yerde mahpus tu­tulmaları yerine birer
birer ashab-ı kirama dağıtıla­rak misafir edilmeleri, başka bir takım
fayda müla­hazaları yanında büyük ölçüde, esirlerin sahabenin İslami
yaşayışına vakıf olmalarını temin içindi. Taif heyeti geldiği zaman,
Müslümanların Kur'an oku­yuşları, namaz kılışları huşu' ve hudu' içinde
iba­det edişleri ve İslam'ı yaşayışları kalblerini rikkate getirsin diye
Hz. Peygamber'in onları Mescid'in he­men yanında misafir ettiğini
biliyoruz. Bazı heyet mensublarının, ashabın evlerine dağıtılarak
misafir edilmelerinde, yine bu husus mutlaka göz önünde
bulundurulmuştur.


Sonuç olarak; eğitim, insanın yaratılış gayesi
olan 'Allah'a kulluk etme' prensibini gerçekleştirmeyi hedef alır. İslâm
eğitimi, kul ile Allah ve kul ile kul arasındaki ilişkilerin iyi
anlaşılmasını ve bu anlayış üzerine dav­ranışların bina edilmesini
gerçekleştirmeye çalışır. Bu sayede insanı dünyevî ve uhrevî saadete
götürür.


Yaşar Değirmenci / Eğitimci, Yazar

    Forum Saati C.tesi 22 Eyl. 2018, 11:33